
Kim bakacak bilmiyorum bu yola?
Az önce elinde bir sepetle bir adam geçti. Sepetten kan sızıyordu. Hava sıcak ve günün en orta vaktiydi. Dutlar dallarda yorgun ve bezgin bekleşiyordu. Ömürleri şerbetlenmiş bir halde, şişkin…
Adam giderken arkasında kanlı izler bırakıyordu. Bazen damlayan kanlar topuğuna düşüyordu.
Adam yüzünü çevirip bana baktı. Ona bakıp bakmadığımı nereden biliyordu, anlamadım. Gözlerinde karanlık bir ışıltı vardı, her yanımı ayaz çaldı.
Kalın kaşlarının duldasında o kara tenli adamın dişsiz ağzında bir gülümseme belirir gibi oldu ki bu artık benim için dayanılmazdı.
Topuklarım kıçımı döverken – çünkü hemen hemen bütün çocuklar, çocukken sıskadır- yıllar sonra kesilecek uzun kavaklı askeri gazinoyu arkamda bırakıp onların yorgun nöbetçilerinin tekdüze nöbetleri için anlık bir telâş yarattım. Kendimi sarı boyalı, Fransız balkonlu o eski apartmanın serin girişine attım. Yerler kesinlikle İtalyan işi karolarla kaplıydı…
Adamın gülümsemesi karanlıktı, sepeti yıpranmıştı. Dirseklerinde yamalar ve başında gri bir şapka vardı. Sepetinde ne götürdüğünü hayal etmek hepsinden daha korkuluydu… Belki içinde yeni kesilmiş bir tavuk, belki hiçbir şeye sarılmamış bir et, belki… Belki kesik bir baş vardı?
Kanlı damlarlar birer zayıf imdat çığlığı gibi, son güçleriyle düşerken… Merak ediyorum, kim bakacak acaba o yola?