http://www.1v1y.com

23 Ocak 2012 Pazartesi

Geri Gelen Taş

Bir gün canı çok yandı.
….
Yüzünü örttüğünde o çaputla dünyanın hâkimi gibi oluyordu işte! Yüze örtülen bir çaputla  düşmanı çaresiz bırakıyordu… Yüzlerine örttükleri çaputlarla hepsi aynı bütünün aynı parçaları oluyorlardı. O bütün öyle büyüyordu ki kimse ona karşı koyamıyordu. Herkes o bütünden korkuyordu.

O bütünün içinden fırlayan taşlarla hâkim oluyorlardı mahallenin korkularına.  Kendileri  küçük, taşları büyük, yaydıkları korku ise hepsinden büyüktü. O korkuyla daha da büyüyorlardı. Ceplerine  sıkıştırılan paralarla seviniyorlardı. Sabah gidip muhallebi yedikleri dükkândan bütün öçlerini alıyorlardı, öğleden sonra.  Dükkândaki kırmızı beyaz bez parçasından, kartal kaşlı, güler yüzlü bir adamın resminden…  Hepsinden! Herkesten! Onları küçük hissettiren herkesten! Çünkü ne olursa olsun küçük hissediyorlardı, kendilerini.  Neden küçük hissettiklerini de bilmiyorlardı ama…

Aslında belki de biliyorlardı… Çevrelerini kuşatan, aşamadıkları bir dilin dev dalgalarının  önünde durmak zordu. Hayallerinin kapılarını kırıp onları denizlerin enginliğine savuran, masmavi bir dilin serinliğine direnemiyorlardı. O dil ki yüzlerde tebessümlerle aydınlanıyordu her seferinde ve bir bayrak gibi dalgalanıyordu meydanlarda… Her yer onunla çalkalanıyordu…

Dilleri yetmiyordu o hayallerin ufkuna ve… Ve bu yüzden küçük bedenlerinin içinde kabuklanmış bir böcek gibi kızgın ve haşin kıpraşıyorlardı… Kırılan her zamla daha da küçülsün istiyorlardı o büyük mavi dil. Daha az söylensin, daha az işitilsin istiyorlardı. Arkadaşlarıyla o… Her seferinde  kusarlarken öfkelerini o büyük dille… Her seferinde daha da küçülüyorlardı, öfkelerinde.

Şimdi… Taşları ulaşırken korkuların en göbeğine… Öfkelerinin en çıplak haliyle özgürce dolaşırlarken… Mavi giyimli polislere rahatça söverken sevmedikleri o mavi dille... Fethetmenin en yakıcı hazzıyla yayılıyorlardı bütün bir çarşıya. O, kendini karşı konulmaz bir işgal makinesi gibi görüyordu. Dünya sadece onun duygularından ibaretti. Böyle olduğunu bilemiyordu, çünkü dili gelişmemişti ama, biliyordu işte. Bir tek o vardı bu “âlemde”, itirazsız, tepkisiz, yok edici, yıkıcı, öldürücü. Kim cevap verebilirdi ki ona?

Bir an sonra ama… Nereden geldiğini anlamadığı bir taş süzüldü, ta yukarıdan. Tek bir taş! Tek bir karşılık! Boğazlarındaki en kahredici hırıltılarla saldırdılar, kirli nefesleri, çaputlarının arasından yüzlerine sekerken geri. Kirli hırıltılarla hayvanca tehdit ederken herkesi… Ve bir anda… Nereden geldiğini anlayamadıkları yüzlerce taş yağdı gökyüzünden. Korunmaya çalıştılar, olmadı. Çaputlarının altında yüzleri ezildi, yağan taşlardan. Hırıltıları boğazlarında boğuldu.

 Bir gün, canı çok fena yandı.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Boş Çerçeve

Evdeki sessizliğe bir anlam veremedi önce. Evdeki sessizlik yalnızca boşluktandı, kimsesizliktendi. Mutfak soğuktu, evin kendine özgü kokusu bile kaybolmuştu. Demek ki annesi evde yemek yapmıyordu.

Ne yapacağını bilemedi. Gitti Fransız balkonun önündeki berjere oturdu. Burası annesinin en sevdiği yerdi, evde. Buradan eski akasyalarını seyrederdi Ankara’nın. Burada  torur, oğullarının mektuplarını okurdu, anneleri. Burada, elindeki çayla ayaklarını dinlendirirdi.

Şimdi orada otururken bunları hissetti. Ruhunda bir huzurun filizlendiğini… Gününün nasıl zaferle sona erdiğini…
….
Elindeki taşı kendi yaşındaki bir jandarmaya atıyor. Taşı fırlatırken içindeki bütün öfkesine   buluyor… Öfkesi kendinden çıkıp jandarmanın kafasına çarpıyor. Jandarma genç, şaşkın… Kaşının üstünden yüzüne kan sızıyor. Arkadaşları onu kenara çekiyor. Düşman safı zayıflıyor.
Düşman bir tane azalıyor.
Kampüsü çevreleyen ağaçların gölgeleri koyuluyor, derinleşiyor. Böylece takip edilmeleri de zorlaşıyor. O, kampüsü seviyor. Kampüs onun savaş alanı. Kampüs, benimsediği bir başka halkla beraber, onun savaş alanı.

Akşam olunca… Ellerinde biralarıyla yıpranmış banklara oturup zaferi kutluyor, arkadaşlarıyla.  Bir gün  hepsini söküp atacaklar… Bir gün, üzerinde bayrak olmayan özgür bir ülkede kardeşçe yaşayacaklar. Zafer ne tatlı ve yorgunluk ne kutsaldı, böyle bir akşamda…
….
Gene de evdeki sessizlik ona huzur vermedi. Bu boşluk, öksüzlüğün iziydi, sanki. Annesinden bir iz bulamamak onu tedirgin etti.
Annesinin kokusunu bulabilmek için onun odasına seyretti. Odada ilk dikkatini çeken, dantelli komodinin üstünde, üçgen şeklinde bükülmüş bir şeydi. Yanında köşesi kıvrılmış bir kâğıt duruyordu.
Kâğıdın üstünde  kurumuş damlaların izleri vardı ve gözüne üç kelime ilişti.
“Şemdinli”, “cennet”, “vatan”…
 Gözleri hızla bir fotoğrafı aradı odada… Boş çerçeve, alnından vurulmuş bir jandarma  gibi yorgunca uzanıyordu orada…

12 Ocak 2012 Perşembe

Öfkenin Bok Yeşili

Sabahtan beri balkonlarda asılmış bayrakları gördükçe  daha da kabarıyordu öfkesi… Öfkesi yüzüne mi vuruyordu acaba? Belki de bu yüzden yerdeki çantasını, daha da sıkıştırıyor, bacaklarıyla…

Otobüste  hiç kimse, yanına oturmadı.  İçinde bir yer kırıldı. Buna bir anlam veremedi.
İnsanlar ona şöyle bir bakıp, başlarını çevirdiler. Şöyle bir bakınca insanlar… Severek mi baktılar anlayamadı…
Burada çok insan vardı, hem de çok… Hepsi ayrı ayrı insanlar… hepsi aynı aynı insanlar… Ama neden kendisiyle değil de birbirleriyle?

Hayat basitti aslında onun için. Vurup alırsın ve alır vurursun… Vuramazsan hiçsin, bu kadar basit.  Onun için küçük yaşta kaşlarını çatarak, söverek ve dövüşerek  gelirdin delikanlılığın çağına… Delikanlılık… Öyle diyordu ya ağabeyleri… Belinde tabancası, yanında adamlarıyla geldiğinde Beco… Eller önlerinde başlar aşağıda her küfrüne boyun eğen, delikanlılar… Üstlerinde bok yeşili çullarıyla gelip de bacılarını, kardeşlerini mal gibi önlerine katıp götürenlere boyun eğen delikanlılar…
Ama öyleydi işte…
Belki bunu anlıyordu, insanlar… Belki onun daha güçlü olduğunu bildiklerindendi bu.. Boyun eğiş?... Korku… Korkutabiliyorsan sayılırsın bu dünyada…

Aslında insanlarla ilgili hiçbir şeyi anlamıyordu… Onlara bakınca gördüğü, yalnızca  boş bakışlardı, almayan, vermeyen, saymayan… Belki de… O bilemedi bunu ve asla bilemeyecekti ama.. Belki de sevmeyen?

O da sevmiyordu zaten hiçbirini… Onların yanında ama onlar olmadan yaşamak isterdi… Gene de… Sabahtan beri kitabını okuyan  o  kumral kız, meselâ… Saçını kulağının arkasına atıyor küçük eliyle…  Yüzünde inanılmaz bir rahatlık ve mutluluk…  Nereden geliyor bu mutluluk, o hiç bilmiyor, bilemiyor…  Yanında ayakta duran iki liseli gencin gülerek konuşmasına bakıyor, öfkeleniyor… Kız gibi güldüklerini düşünüyor… Delikanlının gülmeyeceğine inanıyor.

Sabahtan beri  balkonlarda açan bayraklara bakıyor, öfkesinin midesinde patlayacağını sanıyor…

Kaçamak bakışlar öyle sık  geliyor ki üzerine… Hepsini teker teker dövebileceği bu zayıf insanların  bakışlarındaki duygusuzluk, boşluk ölümün tırpanı gibi sıyırıyor yüzünü…  Bakışlar hem  acıtıyor yüzünü hem de boğuyor onu… Bir  karşılıksızlık vakumunda boğuyor onu… Otobüsten dar atıyor kendini ve… Sonra… Aniden…  Öfkesini kusmak için aradığında çantasını…  Kapının suratına çarpışına engel olamadan ve giderken otobüs umursamazca… Göz ucuyla görüyor, bok yeşili çantadan   yere saçılışlarını, ağızları çaputlu içleri benzinli o şişelerin…