http://www.1v1y.com

7 Kasım 2012 Çarşamba

Acı Tütün Kınası


- Selâm vermedi hayvan herif!
- Vermedi mi? Vay terbiyesiz herif vay!
- Hem de nasıl ya? Hâlâ ortalıkta dolaşıyor bu zibidiler abicim!
- Vallahi haklısın birader.. Bunlar toptan cehennemlik!
- Abi, öyle güzellikle falan anlayacakları yok bunların...
- Daha ne bekliyorlar abi?
- Ben de anlamıyorum, oysa oy... Niye verdik o kadar oyu biz? De mi ama?

Oturmuş bir sigara içiyordu. Dumanı genzini yakıyordu ya gene de içiyordu... Bir garajda oturmuş, otobüs bekliyordu. Bir  garajda, herkes gibi ve herkes kadar  otobüs bekliyordu. Bir otobüs beklemenin  ne gibi bir fevkalâdeliği olabilirdi ki?

Varsa asfalt yoksa beton zemin motor yağıyla kirlenir, bakımsız otobüsler egzostlarından yağla karışık mazot  kusar.

Hiç bitmeyen toz  yığınları oradan oraya savrulur, çöpçülerle köşe kapmaca oynar.
Dirseklerini dizlerine dayayıp gözlerini kapattı. Sigarasından derin bir nefes çekti... Oysa sigaranın derin nefesi başkaydı. Sigara dertli  bir ciğeri tırmalıyordu...  Öksürdü.

- Bir de saçlarını uzatıp arkadan bağlamamış mı?
- Ah bu ahir zaman... Erkekler kadın, kadınlar erkek olacak deniyor ya...
- Deniyor de mi la?
- He valla!Yahu insan biraz utanır öyle gezmeye! Günahından haberi yok, pis mundar!

Sigaradan bir acı duman daha çekti. Ne kadar çekse acısına doyamadı. Dilinin altına sızdı tütün acısı. Bir de sözlerin acısı...  Yanındakilere bakamadı. Bakarsa ölü görecekmiş gibi ürktü... Aslında içi burkuldu...

Otobüslerin ardından baktı. Her birinin peşine hasretli bir bakış taktı. Belki bakışlar teneke kutular gibi tangırdar, kurdu,  kuşu, çoban çocukları, ihtiyarları güldürürdü. Tertemiz gülerlerdi otobüsün ardından... Tertemiz  konuşurlardı. Görünce bir insan  bakışını... Hani annesine hasret, içi yol kıyısında beklemekten burkulmuş bir çocuk bakışını... Merhamet edip gülümserlerdi.

Dedesi geldi aklına, dedesinin tütün lekeli parmakları geldi. Ne emek emek bir kınaydı, o tütün kırmızısı. Onun gibi sigara içmek isterdi; becerebilir miydi ki? Tütün acısı gibi bir acıyı çiğnedi ağzında, minnetsiz, umursamazca tükürdü.

Oturmuş bir sigara içiyordu. Dumanı genzini yakıyordu ya gene de içiyordu... Bir garajda oturmuş, otobüs bekliyordu.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Garlar Ölesi Değil

Elinde bavuluyla perona indi. Ayakları  sağlam ve soğuk mermerde bir güvene kavuştu. Burnuna mazot, deniz ve gurbet koktu.

Karnı acıkmıştı, yakınlarda bir lokanta  vardı.  Kapsında bir adam, atkısına sarınmış, ışıkları kapalı lokantadan çıkmış, yoluna gidiyordu. El ayak çekiliyor, ışıklar söndürülüyordu.

Büyük şehrin ortasında kendini iyice öksüz hissediyordu. Oysa şimdi, gecenin bu vakti… Işıl ışıl salonuyla … Herhalde bu gar… Kendini bekliyordu. Yoksa beklemiyor muydu? Hani terli ayrılık kokuları? Hani tuzlu göz yaşı ve tozlu mektep kokuları?... Hani tebessümlerin burkulduğu gece yarıları?

Her seferinde… Bir iyot kokusu, bir de lodos çarpıntısıyla karşılaşmaz mıydı burada insanlar? Neredeydi hepsi?

Büfeden bir tost almak istedi. O da kepengini indirmiş, arkasına bakmadan topukluyordu.
Hani gariplerin ve yolcuların son sığınağı ayran ve simit ve hatta çay… Nerelerdeydi?

İçi boşalır gibi oldu, takati kesildi, başı döndü. Yere koyduğu bavulunun üstüne… Yoksa vapur muydu o? Bavulla vapur nasıl karıştırılırdı ki birbirine? Ama burada… İskelede martılı bir vapur daima kaptığı gibi yolcuları şehrin kucağına taşırdı.  Gurbetin yoksunluğunu, köpüklü bir boğaz manzarasıyla ne çabuk dağıtırdı. Yere koyduğu bavulunun üstüne çöktü kaldı. Başını ellerinin arasına aldı… Midesi kasıldıkça kasıldı. Ayakları hiç üşümediği kadar üşüdü.

İnsanın en önce ayakları mı üşürdü? Can önce ayaklardan çekilir derdi ya büyükler… Ölümün görücüsü demek ki ayaklardı. Kimsesizlik, boşluk, öksüzlük, hayata çaresiz bir uzaklıktı. Başın öne eğdi, gözlerini kapadı.  İnsanı çekilmiş evlerin hayaline bir müddet daldı…  O hayal içini dağladı. O hayalin  içinde, geçmiş günlerine dağıldı. Ne ki bir gar ayaktadır, orada gurbete karşı bir kale vardır.

Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ağlamak  boğazında tıkandı, kaldı. Göz yaşları gözlerinin bendine dayandı. Bir eliyle gözlerini kapattı ki ağladığı… Ağlayacağı… Anlaşılmasın. Herkes çekilirken çevresinden elindeki bileti iki damla yaşla ıslandı. Omzumda bir el hissetti, alabildiğine sıcak… Bir müddet susarak teselli etti o dost eli kendisini…. Sonra sözlere geldi sıra ve  tanıdık bir buruklukla  her şeyi açıkladı: “Gar kapandı…”

23 Ocak 2012 Pazartesi

Geri Gelen Taş

Bir gün canı çok yandı.
….
Yüzünü örttüğünde o çaputla dünyanın hâkimi gibi oluyordu işte! Yüze örtülen bir çaputla  düşmanı çaresiz bırakıyordu… Yüzlerine örttükleri çaputlarla hepsi aynı bütünün aynı parçaları oluyorlardı. O bütün öyle büyüyordu ki kimse ona karşı koyamıyordu. Herkes o bütünden korkuyordu.

O bütünün içinden fırlayan taşlarla hâkim oluyorlardı mahallenin korkularına.  Kendileri  küçük, taşları büyük, yaydıkları korku ise hepsinden büyüktü. O korkuyla daha da büyüyorlardı. Ceplerine  sıkıştırılan paralarla seviniyorlardı. Sabah gidip muhallebi yedikleri dükkândan bütün öçlerini alıyorlardı, öğleden sonra.  Dükkândaki kırmızı beyaz bez parçasından, kartal kaşlı, güler yüzlü bir adamın resminden…  Hepsinden! Herkesten! Onları küçük hissettiren herkesten! Çünkü ne olursa olsun küçük hissediyorlardı, kendilerini.  Neden küçük hissettiklerini de bilmiyorlardı ama…

Aslında belki de biliyorlardı… Çevrelerini kuşatan, aşamadıkları bir dilin dev dalgalarının  önünde durmak zordu. Hayallerinin kapılarını kırıp onları denizlerin enginliğine savuran, masmavi bir dilin serinliğine direnemiyorlardı. O dil ki yüzlerde tebessümlerle aydınlanıyordu her seferinde ve bir bayrak gibi dalgalanıyordu meydanlarda… Her yer onunla çalkalanıyordu…

Dilleri yetmiyordu o hayallerin ufkuna ve… Ve bu yüzden küçük bedenlerinin içinde kabuklanmış bir böcek gibi kızgın ve haşin kıpraşıyorlardı… Kırılan her zamla daha da küçülsün istiyorlardı o büyük mavi dil. Daha az söylensin, daha az işitilsin istiyorlardı. Arkadaşlarıyla o… Her seferinde  kusarlarken öfkelerini o büyük dille… Her seferinde daha da küçülüyorlardı, öfkelerinde.

Şimdi… Taşları ulaşırken korkuların en göbeğine… Öfkelerinin en çıplak haliyle özgürce dolaşırlarken… Mavi giyimli polislere rahatça söverken sevmedikleri o mavi dille... Fethetmenin en yakıcı hazzıyla yayılıyorlardı bütün bir çarşıya. O, kendini karşı konulmaz bir işgal makinesi gibi görüyordu. Dünya sadece onun duygularından ibaretti. Böyle olduğunu bilemiyordu, çünkü dili gelişmemişti ama, biliyordu işte. Bir tek o vardı bu “âlemde”, itirazsız, tepkisiz, yok edici, yıkıcı, öldürücü. Kim cevap verebilirdi ki ona?

Bir an sonra ama… Nereden geldiğini anlamadığı bir taş süzüldü, ta yukarıdan. Tek bir taş! Tek bir karşılık! Boğazlarındaki en kahredici hırıltılarla saldırdılar, kirli nefesleri, çaputlarının arasından yüzlerine sekerken geri. Kirli hırıltılarla hayvanca tehdit ederken herkesi… Ve bir anda… Nereden geldiğini anlayamadıkları yüzlerce taş yağdı gökyüzünden. Korunmaya çalıştılar, olmadı. Çaputlarının altında yüzleri ezildi, yağan taşlardan. Hırıltıları boğazlarında boğuldu.

 Bir gün, canı çok fena yandı.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Boş Çerçeve

Evdeki sessizliğe bir anlam veremedi önce. Evdeki sessizlik yalnızca boşluktandı, kimsesizliktendi. Mutfak soğuktu, evin kendine özgü kokusu bile kaybolmuştu. Demek ki annesi evde yemek yapmıyordu.

Ne yapacağını bilemedi. Gitti Fransız balkonun önündeki berjere oturdu. Burası annesinin en sevdiği yerdi, evde. Buradan eski akasyalarını seyrederdi Ankara’nın. Burada  torur, oğullarının mektuplarını okurdu, anneleri. Burada, elindeki çayla ayaklarını dinlendirirdi.

Şimdi orada otururken bunları hissetti. Ruhunda bir huzurun filizlendiğini… Gününün nasıl zaferle sona erdiğini…
….
Elindeki taşı kendi yaşındaki bir jandarmaya atıyor. Taşı fırlatırken içindeki bütün öfkesine   buluyor… Öfkesi kendinden çıkıp jandarmanın kafasına çarpıyor. Jandarma genç, şaşkın… Kaşının üstünden yüzüne kan sızıyor. Arkadaşları onu kenara çekiyor. Düşman safı zayıflıyor.
Düşman bir tane azalıyor.
Kampüsü çevreleyen ağaçların gölgeleri koyuluyor, derinleşiyor. Böylece takip edilmeleri de zorlaşıyor. O, kampüsü seviyor. Kampüs onun savaş alanı. Kampüs, benimsediği bir başka halkla beraber, onun savaş alanı.

Akşam olunca… Ellerinde biralarıyla yıpranmış banklara oturup zaferi kutluyor, arkadaşlarıyla.  Bir gün  hepsini söküp atacaklar… Bir gün, üzerinde bayrak olmayan özgür bir ülkede kardeşçe yaşayacaklar. Zafer ne tatlı ve yorgunluk ne kutsaldı, böyle bir akşamda…
….
Gene de evdeki sessizlik ona huzur vermedi. Bu boşluk, öksüzlüğün iziydi, sanki. Annesinden bir iz bulamamak onu tedirgin etti.
Annesinin kokusunu bulabilmek için onun odasına seyretti. Odada ilk dikkatini çeken, dantelli komodinin üstünde, üçgen şeklinde bükülmüş bir şeydi. Yanında köşesi kıvrılmış bir kâğıt duruyordu.
Kâğıdın üstünde  kurumuş damlaların izleri vardı ve gözüne üç kelime ilişti.
“Şemdinli”, “cennet”, “vatan”…
 Gözleri hızla bir fotoğrafı aradı odada… Boş çerçeve, alnından vurulmuş bir jandarma  gibi yorgunca uzanıyordu orada…

12 Ocak 2012 Perşembe

Öfkenin Bok Yeşili

Sabahtan beri balkonlarda asılmış bayrakları gördükçe  daha da kabarıyordu öfkesi… Öfkesi yüzüne mi vuruyordu acaba? Belki de bu yüzden yerdeki çantasını, daha da sıkıştırıyor, bacaklarıyla…

Otobüste  hiç kimse, yanına oturmadı.  İçinde bir yer kırıldı. Buna bir anlam veremedi.
İnsanlar ona şöyle bir bakıp, başlarını çevirdiler. Şöyle bir bakınca insanlar… Severek mi baktılar anlayamadı…
Burada çok insan vardı, hem de çok… Hepsi ayrı ayrı insanlar… hepsi aynı aynı insanlar… Ama neden kendisiyle değil de birbirleriyle?

Hayat basitti aslında onun için. Vurup alırsın ve alır vurursun… Vuramazsan hiçsin, bu kadar basit.  Onun için küçük yaşta kaşlarını çatarak, söverek ve dövüşerek  gelirdin delikanlılığın çağına… Delikanlılık… Öyle diyordu ya ağabeyleri… Belinde tabancası, yanında adamlarıyla geldiğinde Beco… Eller önlerinde başlar aşağıda her küfrüne boyun eğen, delikanlılar… Üstlerinde bok yeşili çullarıyla gelip de bacılarını, kardeşlerini mal gibi önlerine katıp götürenlere boyun eğen delikanlılar…
Ama öyleydi işte…
Belki bunu anlıyordu, insanlar… Belki onun daha güçlü olduğunu bildiklerindendi bu.. Boyun eğiş?... Korku… Korkutabiliyorsan sayılırsın bu dünyada…

Aslında insanlarla ilgili hiçbir şeyi anlamıyordu… Onlara bakınca gördüğü, yalnızca  boş bakışlardı, almayan, vermeyen, saymayan… Belki de… O bilemedi bunu ve asla bilemeyecekti ama.. Belki de sevmeyen?

O da sevmiyordu zaten hiçbirini… Onların yanında ama onlar olmadan yaşamak isterdi… Gene de… Sabahtan beri kitabını okuyan  o  kumral kız, meselâ… Saçını kulağının arkasına atıyor küçük eliyle…  Yüzünde inanılmaz bir rahatlık ve mutluluk…  Nereden geliyor bu mutluluk, o hiç bilmiyor, bilemiyor…  Yanında ayakta duran iki liseli gencin gülerek konuşmasına bakıyor, öfkeleniyor… Kız gibi güldüklerini düşünüyor… Delikanlının gülmeyeceğine inanıyor.

Sabahtan beri  balkonlarda açan bayraklara bakıyor, öfkesinin midesinde patlayacağını sanıyor…

Kaçamak bakışlar öyle sık  geliyor ki üzerine… Hepsini teker teker dövebileceği bu zayıf insanların  bakışlarındaki duygusuzluk, boşluk ölümün tırpanı gibi sıyırıyor yüzünü…  Bakışlar hem  acıtıyor yüzünü hem de boğuyor onu… Bir  karşılıksızlık vakumunda boğuyor onu… Otobüsten dar atıyor kendini ve… Sonra… Aniden…  Öfkesini kusmak için aradığında çantasını…  Kapının suratına çarpışına engel olamadan ve giderken otobüs umursamazca… Göz ucuyla görüyor, bok yeşili çantadan   yere saçılışlarını, ağızları çaputlu içleri benzinli o şişelerin…

27 Aralık 2011 Salı

Hayat Söndü

Ölüp ölmediğini bilmiyor. Öldürmek için vurduğunu biliyor. Vurduğunda, onun  hiçbir şeyden haberi yoktu. Kafasından tok bir vurma sesi geldi…

Onu “iş” için gönderdiler mahalleye… İş için hep giderdi, aslında… Bu yapacağı ilk iş olmayacaktı. Çocukluktan beri  yapıyordu, böyle işleri.

O sefer garaja belleri silâhlı, kabadan kaba pos bıyıklı, “arkadaşlar” geldi. “Eylem” dediler, “örgüt” dediler… Garajın sahibi İsmail Abi’si bunları dinlerken kafasını salladı, azıcık güler gibi oldu… “Arkadaşların” başındaki adam masaya tabancasını koydu… “ Örgüt kızar..” dedi… Örgüt iyi bir şeydi. Herkes öyle söylüyordu mahallede. O olmasaydı İstanbul yerdi onları… Hatta yemez, çiğner ve tükürürdü.

O halde… Herkes arkadaşları kollayacaktı…  Hiç kimse arkadaşlara yardımını esirgemeyecekti!
Aslında kendisini dışarı çıkartmışlardı ama aralık kapıdan işitiyordu söylenenleri… Arkadaşlar onun çalıştığı dükkâna gelmişlerdi ya… Onu istemişlerdi ya… Demek ki dağları bile yıkardı, artık.. Demek ki değerli bir adamdı!

Zaten içeri çağırıldığında, arkadaşların liderinin söylediği ilk şey bu oldu.  Patronu da kafasını sallayıp tasdik etti ama bu sefer  gülümseyemedi.
Belki kapıcılık yapacaktı… belki başka bir iş… Ama o mahallede mutlaka oturacaktı Numan! O mahalle önemliydi, stratejikti! Mal çalmak işin kiriydi! Evlere girecekti Numan, her eve girecekti! Kapı kırmadan girecekti Numan… hepsi kendinden bilecekti Numan’ı.
Ama Numan onlardan biri değildi ki… Onlara hiçbir borcu yoktu. Hepsi ona borçluydu! Borcun ne zaman biteceğinis ordu, Numan, safça.. “Biz ne zaman istersek, aslanım!” dediler, kocaman kocaman güldüler.
O gece çöpleri aldıktan sonra… Emekli savcı Cahit Bey  çağırdı onu…  Memleketin nerelerine gittiğinden bahsetti. Onun  memleketine de gittiğini söyledi. Severmiş oraları, çocuklar uzaktaymış. Dertleşecek, iki lâfın belini kıracak adam bulunmaz olmuş… Numan hep dinlemişti , bunları… Dinlerken televizyondan bile  daha sihirli bir dünyanın kapısının aralandığını hissediyordu. “Savcı amca” ne zaman bir şey dese kendini başka bir yerde hissediyordu, Numan… “Başka bir yer” ne zor işti?  Sırf başkası olmamak için köy ahalisiyle dip dibe yaşarlardı oysa, mahallelerinde…
Kaba bıyıklı “arkadaş” o adamın evindeki kâğıtları getirmesini istemişti. Para bulursa birazını kendine, çoğunu örgüte aktaracaktı. Yaramazlık yaparsa ailesiyle beraber “kaybolacaktı”.

Oysa Numan, savcı amcası hiç susmasın istiyordu. Ne zaman böyle sohbet etseler, evden, elinde bir kitapla çıkıyordu, Numan…  “Okuma!” demişlerdi arkadaşlar, ona… O kitapları okumak bile kirlenmek gibiydi. En saf ve uzlaşmaz bir dille ayırmalıydı, kendisini… Artık ne de olsa genç bir yetişkindi!
Kabul etmemek istedi ama, masanın üstündeki tabanca ve patronunun ailesinin ağza alındığını işitmesi, korkuttu onu. Yaşamak istiyorsan  bayağı korkmalıydın!

Savcı beyin kafasına o heykeli vururken korkuyordu, Numan… Adam öldürmekten değil… Memleketlerinde tavuk keser gibi yaptıkları bir işti bu… Onu korkutan bu işi sevdiği ve bu yüzden suçluluk duydu kitapların arasında , işi yapıyor olmasıydı.

Korktuğu şey, kendi havsalasını asla almayacağı şeyleri savcıdan duymuş olmaktı… Onda, kendi amcalarında görmediği vakarın ve heybetin karşısına dikilivereceğinden korkuyordu.
Ama hepsinden öte Numan, o adamın öleceğinden korkuyordu. Bir daha kitap alamamak, asla sohbet edememek… Dilini sevdiği kitapları hiç görememek…
Hayat, o anda söndü.

23 Aralık 2011 Cuma

Sevmediği

Ayağını uzatıp oturdu. İçtiği çay haşlanmıştı ve artık içindeki bütün taneni kusmuş gibiydi.
Gözleri ağrıyordu ve gözlerinin ağrımasını seviyordu. Elinde kapağı aşınmış bir kitap tutuyordu ve kapağı aşınmış kitaplarının olmasını da seviyordu. Kapakları aşınmış kitaplar, ellerin  yağından, neminden izler taşırdı. Gün görmüş insanlar gibi konuşurlardı insanlarla.

Ayaklarını uzattığında bacakları da sızladı. Bacaklarının sızısını da seviyordu, çünkü uzun yürüyüşlerin armağanı gibiydi bu sızılar…
Mevsim yazdı ve üzerinde bir fazlalık olmaksızın yürüyebilmeyi ve havadan sakınmadan açıkta oturabilmeyi seviyordu.

Ellerini kucağında birleştirdi. Parmaklarını birbirine geçirdi. Parmaklarını birbirine geçirmenin, ne yaptığını bilen bir insanın belirtisi olduğunu düşünürdü, parmaklarını birbirine geçirmeyi, severdi. Kitabın ilk sayfasında  bir tarih ve bir isim yazılıydı. O zamanlar herkesin düzgün bir el yazısının olduğunu görmek güzeldi. Düzgün el yazılarını da severdi.

Gözlüğünü çıkardı, tişörtüne sildi. Her yerin daha berrak göründüğünü fark etti. Bu yüzden gözlüğünü arada bir temizlemeyi de severdi.

Ucuz bir çayhanede oturuyordu. Bu şehirde, öğrencilerin hiçbir tat almadan yalnızca  yemek ve içmek için gelip gittiği bir yerde oturduğunu ona en iyi gösteren de garsonların halleriydi.

İnsanların sohbetlerine kulak kabartıyor ama ne dediklerini bir türlü anlayamıyordu.  Sözler birbirine  yapışıyor, kocaman topaklar haline geliyor ve bu yüzden de herkesin sesi,  çamurlu, yoğun bir akış gibi kulaklarını dolduruyordu. İnsanlar sırt sırta, yan yana bu ucuz çayhanelere tıkılıyor ama gerçekten bir arada olmaktan hoşlanıyorlar mıydı, işte bunu bilemiyordu.

Garsonlar,  konuşurlarken birbirlerine bakmıyor, genellikle gülümsemiyor, kirli sakallı suratlarını ve daha pek çok yerlerini kaşıyarak gözleri, müşterilerin doğrudan üzerinde, kenarda kaykılarak dikiliyorlardı. Sözleri, daha da anlaşılmaz ve bıktırıcı bir hırıltı şeklinde işitiliyordu.

Boş kalmış tek duvarda, sesi kısılmış bir yassı televizyonda,  ucuz bir müzik kanalının görüntüleri oynuyor ama hoparlörlerden başka bir şeyler işitiliyordu. Belki… Bu bile sevilebilirdi…

Asık suratlı bir garsona, bir çay siparişi daha verdi. Her gün teker teker çay satmaktan bitap düşmüş garsonların bıkkınlığına ama daha çok kirli sakallı kibirlerine canı sıkıldı, işte bunu hiç sevmezdi