http://www.1v1y.com

30 Kasım 2011 Çarşamba

Yukarıdaki Adam Ve Ben

Yukarıda oturan adam bir şeyler söylüyor.



Yukarıda oturduğu için bir şey diyemiyorum ona… Yakası dik cübbesi ile ne kadar buyurgan…



Ben bu işin içindeyken onun bir insan olduğuna inanamıyorum, doğrusu… Bu adam sever mi, sevilir mi? Çocuklarını öpmüş müdür hiç? Daha garibi… Karısını öpmüş müdür hiç?



Ben bu işin içindeyken. Yukarıdaki adam, düşündüğünü söylüyor. “Siz gerçekten düşünüyor musunuz?” diye sorasım geliyor, yukarıdaki adama…



İçerisi gitgide soğuyor. Işık yavaşlamış… Sanki odanın içinde katılaşıp kalmış. Neden bu salonları inadına beyaz boyarlar.?



Ben bu işin içindeyken… Sanki yukarıdaki adam içimizi dışımıza çıkarıyor… Aslında … Ben aslını biliyorum… Yalnızca gücünün yettiklerinin içini dışına çıkarıyor… İçi dışına çıkmış ama hâlâ yüzü maskeli adamların mekânı burası…



Ben bu işin içindeyken… Kendi sözler bile olmayan insanların, ezberlerini yukarıdaki adama sunup da içinde hüküm dilendikleri, beyaz badanalı bir teşrih evinde ayakta dikilmekten muazzam yoruluyorum…



Ben bu işin içindeyken… Ellerimde ruhlarınızın bağırsaklarının bokuyla sözde adalet aranırken…

Yukarıdaki adamın sözleri bir müddet uyuşturuyor benliğimi… Hayır verdiğiniz paralardan değil bu geçici huzur hali… Bir sonraki yığışmaya kadar durduğunuzu bilerek… İkiyüzlülüğünüzün… Hak aramak diye beni araya sokup birbirinizi soymaya çalışmanızın… Bir dahaki cebelleşmeye kadar söz diye savurduğunuz hırıltıları, üzerlerine anlam takıp da savurduğunuz hırıltılarınızı bir müddet duymayacağımdan…



Ben bu işin içindeyken… Kulağıma sesler geliyor:



Avukat hanım iyi mi? Su getirin, kolonya getirin! Doktoru çağırın! Nasıl ? Bizim kurum doktorumuz mu yok?”



Teşekkürler yukarıdaki adam, ne düşüncelisin…


Epica'yı pek dinlemedim ya... Gene de ihmal etmemek lâzım. Görelim ne demiş?

Gün Biterken Bir hasta

Gün bitti.

Başka bir yere gittim. Başka bir zamana uçtum gibi.



Gözlerimi kapattığımda sanki sevdiklerime veda ettim. Gözümün üstüne bir yeşil perde çekildi.



Böylece dallarını kırdığım osururk ağaçlarının arsız bitişik nizamında, düşürdükleri derin gölgelerde ürktüm…



Her gölgede bir Tarzan hikâyesi gizliydi.

Eski udarın üstünden bir tekir kedi atladı… Onu dev gibi bir kaplan sandım.



Dallar üşengeççe kımıldadı, arkalarında onlarca yerli gizleniyor sandım.



Elimdeki değneğimle, dalları yere indirirken kendime yeni orman maceralarının yollarını açtım.



Belki beyaz atıyla ağaçların arasından Kızılmaske fırlayacaktı.

Ormanda korktuğumu belli edemezdim. Orman ancak cesurlara saygı gösterirdi.

Nefesim ağırlaştı… Anlaşılan ormanın bağrındaki nemden…



Gene de içimde bir ses bunların bana zarar vermeyeceğini söylüyordu.

Bu da gönlüme tuhaf bir rahatlık veriyordu.



Önümde kökler kenara çekiliyor, yerlerini solgun yapraklarla kaplı patikalar alıyordu.

Eğreltiler merakla bakışıyor, utangaçça kımıldanıyordu. Sinek kapan çiçekler ağızlarını açarak tehditkâr tıslıyordu.



Ağaçların mumlu yaprakları yüzüme yumuşacık dokunuyordu.

Kavurucu gün ışıkları kalın yaprakların üstünden sekip dağılıyordu. Önüme bir adam çıktı. Güleryüzlü, gözlüklü fakat yerli kıyafetli. Eliyle bir açıklığı işaret etti, otarafa doğru gittim.



Ve bir yerlerden kulağıma sesler geliyordu:

İyi geçti…”

“Sahi iyi mi doktor bey? N’olur doğru söyleyin…”

“Yahu iyi dedim ya hanımefendi… İyi gitmese güler miyim?"


Güne merhaba.

Sabah yorgunu bir güne uyanıyorum. Bugün günlüğün ilk yazısı.

Neden içimde endişe var onu da bilmiyorum. Bu öğrenilmiş ve  kırılamaz bir kalıp mıdır? Herkes mi endişeli onu da bilmiyorum.

Ve beni asıl endişelendiren neden herkesin maske taktığı...

Bu  insanca davranışın tek mümkün biçimi mi?

Birileri görürse içimizi ne olur acaba? Gerçekten birbirimize karşı doğuştan kıyıcı mıyız?

Hava soğuk...

Buralarda Ve Oralarda Tek Yabancı


Ya burası ya orası… Buraya geline buraya saplanıyorum… Oraya gidince oraya…Yani bir burası var bir de orası…
Ama yer değiştirince nerenin neresi olduğunu unutuyor insan…
Birinde yok olmanın, kaybolmanın, silinmenin izlerini buluyorum… Diğerinde parlamanın, buluşmanın…
Hangisine aitim, hiç bilmiyorum.
Herkesin terk ettiği şehirlerde yaşamak mı? Herkesin aktığı şehirlerde kaybolmak mı?
Ve bunca hengâmede yapabildiğim sadece yazmak. Hayır umutsuzca  değil, umarak yazmak… Yazarken aydınlanmak ve yorgunluğumu geceye bağışlamak.
Bunların hepsi bir günlük işidir. Bir günlük… Yazılıp yazılmamış gibi yapılan şey midir?
Hep böyle midir? Bütün hayatımız yapıp da unutuvermek midir?
Bütün hayatımız hep olmadığımız şehirleri özlemek midir?
Birinde barınırsın ve ekmek aldığın fırını,  tozuna belendiğin yolları,  sinemaları ve geç gelen  bütün gazeteleri kendinden yaparsın…
Diğerinde… Diğerinde her zerrenle şehrin damarlarına yayılırsın.
Öyleyse kullanmalı bunu ve şehrin nimetlerine bakarak umutlanmalı…
Yorulma ve yorulduğunda yorulan her yerin için şükret… Ne dersin, yabancı?

29 Kasım 2011 Salı

İçim eziliyor biliyor musun?



"İçim eziliyor, biliyor musun? Buralar ne
büyük… Ben bir sinek gibi hissediyorum yani… Kimse beni umursamıyor… Kimse
kimseyi umursamıyor.
Var olmam lâzım, olamıyorum… Var olmak
nasıl bir şeydir, onu bile bilemiyorum. Herkes birbirinin aynı gibi burada ama
bir o kadar ayrılar. Deme ki ben de ayrı olmalıyım, ayrı kalmalıyım…
Hem öyle ayrı olmalıyım ki… Kimse bana
dokunamasın. Hatta, sadece korksun da dokunamasın.
Korkudur, benim tek bildiğim ağabey,
korkudur. Bizim için her kaş çatış bir korkudur. Burada insanlar ne çok
gülüyor. Olur olmaz şeylere gülüyor. Ben gülsem eğer… “ Sen erkek değil misin?”
deyip döverlerdi beni, ağabey. Vallahi billahi, inancın olsun ben gülmeyi
bilmiyorum.
Herkes acı çektiğimizden böyleyiz sanıyor…
Ben acı nedir onu da bilmiyorum… Acı dediğin karşılık veremediğin ölümdür bizim
orada ağabey… Karşılık veriysen korkma…
Çığdan, selden, börtüden, böcükten korkma. Kurttan çakaldan, akrepten çıyandan
korkma… Hayvan kısmısı ağabey, korkutmadın mı saldırmaz.
İnsan kısmışı öldürmek için yaşar ağabey… İnanmazsan kanlılarımıza
sor. Biz o kadar çok konuşmayız abi…. Misal ben konuşmam… Konuşanı adam yerine
komazlar bizim orada. Ölümün dilinden
konuşmayanı yaşatmazlar ağabey bizim orada… Burada insanlar nasıl yaşıyor? Ben
böyle yaşasam, gülsem emin ol vururlar. Sen şimdi dövsen de beni… Ben sana
bunları söyleyemem.. Nasıl söyleyeceğimi bile bilmem… Bunlar benim kafamda
parlayıp sönen çocukluk günlerim gibi
geçip gider. Hani bilseydim konuşmayı, ağabey, sana bunları söylerdim ben…

Kırmızı, mavi ışıklar parlayıp sönerken kulağına takılan cümlelerle ürküyor, ürküyordu.
“Alın çocukları!”
“Molotoflar kaç tane?”
“Gerisi kaçtı mı?”
“ Aldık komiserim!”
“Yangınlar söndürüldü mü?
“ Müdahale edildi komiserim…”
“Alın bunları da… Tövbe Ya Rabbi!”




Nickelback "Savin Me" from Zhentosus on Vimeo.

Sen Nereden Gelirsin Be Hey Emmolu?

Bakışların pek pıtraklı emmolu… Sahi sen nereden gelirsin? " Adam ol! Delikanlı ol!"diyorsun da… Sen sahi ne iş yapıyorsun?

Sokakları bakışlarınla kirletiyorsun. Güzel kızların üstünden binbir imrenme ve bin bir hayranlıkla kayan bakışlarımıza kendi ziftini katıyorsun. Dokunmaya kıyamadığımız çimleri bakışlarınla eziyorsun. Sahi emmolu sen ne yapıyorsun?

Dilindeki kırıklık, boğazının balgamı, sakalının kiri ve her taraından sakallanan kirinle, söyle be emmolu sen neye yarıyorsun?

Yan şimdi burada… Şimdi burada sen… Ve aynı sidik kabından içtiğin sütlerinin akbabaları… Yoksa neydi lan senin sürünün adları… Akrabaların… Tamam, akraaların… Şimdi senin akbabaların… Sırf sürüsünüz diye… Sırf bininizin yüreği ancak yeterken bir can almaya… Mahallede delikanlıcılık edeceksiniz ha? Sırf insanlar hayvan sürülerinden korkar diye, "Lütfen" diyene sövecek, "Özü dilerim?" diye soranı döveceksiniz "he" mi?

Önce şu sopayı bir ye kafana… Yook! Öyle değil, böyle yenir dayak!

Ruhumu sündüren yavşaklığına ve güçlüye sunduğun yaltaklığına istinaden emmolu… Bugün sadece on dakika döveceğim seni… Hani, biz kokuyoruz ya sizden… Hani nefes alamazdık ya sidikli terinizden… Aha al bu sopayı da geçme, bu sokaktan bir daha! Duydun mu LAN?"


 

Siyah takımı ve beyaz gömleği gelincik lekeli, kirli sakallı bir oğlan, ayağa kalmağa çalışırken küfretti. Nereden geldiğini anlayamadığı bir taşı sol yanağına yedi. Keninde niye korkulmadığını anlayamadan, it muamelesi göreceği bir başka mahalleye doğru yürüdü gitti. Ne kimse arkasından baktı, ne de ona küfretti… Ki asıl bu umursanmazlık içini ezdi. Artık altı üstü koskoca bir hiçti…


 


 


 


 

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sessizliğin Can Simidi







"Kalın kaşlarının altında, bütün gizlediğin kötülüklerin.

Kalın bıyıklarının üstünde, gizleyemediğin bütün kötülüklerin.

Sen varken başka birine yer yok burada, dikkat ediyor musun?

Çok mu konuştum? Tuhaf mı geliyor sana konuşmak? Bir tek senin istediğin olsun istiyorsun dünyada... Dünya senin çevrende döndün

dönsün, yalnız senin çevrende dönsün...

Bu dünyada acı çeken bir tek sen varsın...

Çektirip gitmeye ne dersin? Ya da izin ver en azından ben çektirip gideyim? Hayır... Yalnızca buradan gitmeyi kast etmiyorum... Sensiz yaşamanın en mutlak mutluluğuna ulaşmayı... Kara bıyıklarının riyakâr salyalarını hiç görmeyeceğim bir yere gitmekten bahsediyorum... Senin niyetin ya beni öldürmek... Daha doğrusu kemdin dışındaki her şeyi öldürmek... Ben çektirip gideyim bu dünyadan diyorum... Sen sana sinema bileti satacak bir enayi bulamadan kudur ve sonra ne yaparsan yap.

"

Kulaklarına telâşlı sesler takılıyor. "Yakalayın şu iti!" "Cankurtaran çağırıldı mı?" "Hayvan bunlar hayvan, yemin ederim hayvan!"

"Sesleriniz sessizliğime can simidi gibi... N'olur azıcık daha konuşun... N'olur..."



27 Kasım 2011 Pazar

Sen Bilirsin



Evet… Olabilir..
Ben sırada öne geçmedim… Geçtim mi? Öyleyse neden kızdın bana? Bozuk param yok diye mi? Aslında ondan da değil, değil mi?




Ben sana lütfen dedim mi? Dedim, değil mi? Sen “lütfen” ne demek biliyor musun? Sana yalvarıyorum gibi mi geldi? Öyle olmadığını biliyor musun? Bilmiyorsun, değil mi?
Söylesene senin ellerin güçlü, kara bıyıkların var, sesin de gür, bak etrafında akrabaların da var.
Bana bağırdığında neyi ispatladın kendine?





Demek ki bir daha girmemeliyim senin dükkânına… Bu mudur bütün istediğin? Ve yanındakilerin. Sıfatları düşman, bakışları kara, bıyıkları ve sakalları kara ve “sesleri gür”, gırtlağı balgamlı bu adamları… Adam saydığım için midir kabahatim?
Sen bilirsin…

26 Kasım 2011 Cumartesi

Mavi Günler Giyen Kız


Maviye dokunuyor fırçam…

Mavi bazen boğucudur, soğuktur ama…

İçine kattığım yeşille… Evet bir su berraklığına kavuşuyor. Ama beyazla değil… Beyaz maviyi seyreltmez, sadece grileştirir, donuklaştırır.

Sarı koyunca ayakları yerden kesiliyor… Belki yere daha fazla bağlanıyor.

Kırmızı koyduğumda, başka bir ağırlıkla bakıyor.

Bütün bunları düşünürken pencereden bakıyorum. Belki de bunları düşündüğüm için pencereden bakıyorum.

Pencereden bakınca ne buluyorum?

Mavi ceketli bir kız görüyorum… Her akşam evine yalnız dönen bir kız görüyorum. Bazen gülen, bazen mahzun bir kız görüyorum.

Ve üzerindeki mavi ceket her gün başka bir renkle konuşuyor benimle…

Ve her gün onu günün hangi saatinde resmetmem gerektiğini düşünüyorum.

Her gün için bir resim… Ve belki bir gün ona bir resmini hediye ediyorum.

İşte her sabah bu ümitle uyanıyor ve her gece bu ümitle uyuyakalıyorum.




24 Kasım 2011 Perşembe

Yazmak mı zor kalmak mı zor?




Kapılıp gidiyorsun ya bazen...

Dünyanın sonuna gelmişsin gibi.. Böyle uzun ve ezbere "yaşanmışlık" şeyleri yazıp da kendince edebiyat yapmak istersin ama bi boka benzemez yaptığın. Hah işte kâğıdı daktiloya taktuım gene.. Evet bu devirde daktilo! İnanamadın mı?

Ben inanıyorum ya! Daktilosuz rahat edemiyorum, yazdığımı hissedemiyorum... Ne mi yazıyorum? Aklıma e gelirse.. Ama daha çok döneme tanıklık eden şeyler. Kendime mi? Kendime nasıl tanıklık edebilirim ki ben?

İşin özü mü? İşin özü ne ya? Saçmalama... Yazmasam ölmem ama yazıyorum... Yazmasam ne mi olur? Bilmem? Bilmemek daha mı kötü?

Off bilmiyorum ya!...




23 Kasım 2011 Çarşamba

Sıkma Kafama



Kafa yorgun oluyor ya bazen...






Yani dikkatin dağılıyor hani... Abi vallahi bilerek olmadı...






Bilsem yapar mıyım? Ne? Sarhoş muyum? Olur mu öyle şey? Haşa! ben ağzıma içki komam abi! Hayır ödeme günüydü bugün... Ondan aklım dağınıktı. Ödedim mi? Çok şükür son anda.. Öyleyse mi? Abi ne bileyim sıkışıyor insan işte bazen...






Hayır o fırladı yola! Vallahi de billahi de o fırladı yola! Yalanım varsa evlâdımı görmeyeyim abi!






Görmeyecek miyim zaten? Abi kulun köpeğin olayım, yapma... Al anahtarları ne istersen yap! Aha cebimd de biraz para ver.. Gözünü seveyim bırak, gideyim...






Nasıl? ne mi var arabada? Abi ne olsun bildiğin şeyler... Yalan mı söylüyorum? Abi istersen bak.. Ama yok bakma şimdi! Dur, dur!.. Neden mi? Neden olacak işte abi, dağınıklık falan... Korkuyor muyum? Yok ya niye korkayım? Korkayım mı? Peki abi, nasıl istersen ama çek şunu abi üstümden, kötü oluyorum...






Ne? Sen çarptığım adamın yakını değil misin? Nasıl ya? Abi ozaman tutma beni kurbanın olayım, adamı bir hastaneye bırakayım, topuklayayım! Tutma beni, tutma, kurbanın olayım!






Nasıl? Haso Ağa mı? Ağanın malı mı? Nereden tanırım ben? Aaaah! Abi niye vurdun şimdi bacağımdan? Tamam sağol, kafama sıkmadın... Sağol abi... Tamam abi stepnenin altında abi... Haklısnı abi, polis gelse sıçtıydım... Bırakma beni ama böyle abi... Tamam abi, beni bırak git... Yeter ki kafa sıkma... Sıkma... Sıkma... Ohhh...