http://www.1v1y.com

27 Aralık 2011 Salı

Hayat Söndü

Ölüp ölmediğini bilmiyor. Öldürmek için vurduğunu biliyor. Vurduğunda, onun  hiçbir şeyden haberi yoktu. Kafasından tok bir vurma sesi geldi…

Onu “iş” için gönderdiler mahalleye… İş için hep giderdi, aslında… Bu yapacağı ilk iş olmayacaktı. Çocukluktan beri  yapıyordu, böyle işleri.

O sefer garaja belleri silâhlı, kabadan kaba pos bıyıklı, “arkadaşlar” geldi. “Eylem” dediler, “örgüt” dediler… Garajın sahibi İsmail Abi’si bunları dinlerken kafasını salladı, azıcık güler gibi oldu… “Arkadaşların” başındaki adam masaya tabancasını koydu… “ Örgüt kızar..” dedi… Örgüt iyi bir şeydi. Herkes öyle söylüyordu mahallede. O olmasaydı İstanbul yerdi onları… Hatta yemez, çiğner ve tükürürdü.

O halde… Herkes arkadaşları kollayacaktı…  Hiç kimse arkadaşlara yardımını esirgemeyecekti!
Aslında kendisini dışarı çıkartmışlardı ama aralık kapıdan işitiyordu söylenenleri… Arkadaşlar onun çalıştığı dükkâna gelmişlerdi ya… Onu istemişlerdi ya… Demek ki dağları bile yıkardı, artık.. Demek ki değerli bir adamdı!

Zaten içeri çağırıldığında, arkadaşların liderinin söylediği ilk şey bu oldu.  Patronu da kafasını sallayıp tasdik etti ama bu sefer  gülümseyemedi.
Belki kapıcılık yapacaktı… belki başka bir iş… Ama o mahallede mutlaka oturacaktı Numan! O mahalle önemliydi, stratejikti! Mal çalmak işin kiriydi! Evlere girecekti Numan, her eve girecekti! Kapı kırmadan girecekti Numan… hepsi kendinden bilecekti Numan’ı.
Ama Numan onlardan biri değildi ki… Onlara hiçbir borcu yoktu. Hepsi ona borçluydu! Borcun ne zaman biteceğinis ordu, Numan, safça.. “Biz ne zaman istersek, aslanım!” dediler, kocaman kocaman güldüler.
O gece çöpleri aldıktan sonra… Emekli savcı Cahit Bey  çağırdı onu…  Memleketin nerelerine gittiğinden bahsetti. Onun  memleketine de gittiğini söyledi. Severmiş oraları, çocuklar uzaktaymış. Dertleşecek, iki lâfın belini kıracak adam bulunmaz olmuş… Numan hep dinlemişti , bunları… Dinlerken televizyondan bile  daha sihirli bir dünyanın kapısının aralandığını hissediyordu. “Savcı amca” ne zaman bir şey dese kendini başka bir yerde hissediyordu, Numan… “Başka bir yer” ne zor işti?  Sırf başkası olmamak için köy ahalisiyle dip dibe yaşarlardı oysa, mahallelerinde…
Kaba bıyıklı “arkadaş” o adamın evindeki kâğıtları getirmesini istemişti. Para bulursa birazını kendine, çoğunu örgüte aktaracaktı. Yaramazlık yaparsa ailesiyle beraber “kaybolacaktı”.

Oysa Numan, savcı amcası hiç susmasın istiyordu. Ne zaman böyle sohbet etseler, evden, elinde bir kitapla çıkıyordu, Numan…  “Okuma!” demişlerdi arkadaşlar, ona… O kitapları okumak bile kirlenmek gibiydi. En saf ve uzlaşmaz bir dille ayırmalıydı, kendisini… Artık ne de olsa genç bir yetişkindi!
Kabul etmemek istedi ama, masanın üstündeki tabanca ve patronunun ailesinin ağza alındığını işitmesi, korkuttu onu. Yaşamak istiyorsan  bayağı korkmalıydın!

Savcı beyin kafasına o heykeli vururken korkuyordu, Numan… Adam öldürmekten değil… Memleketlerinde tavuk keser gibi yaptıkları bir işti bu… Onu korkutan bu işi sevdiği ve bu yüzden suçluluk duydu kitapların arasında , işi yapıyor olmasıydı.

Korktuğu şey, kendi havsalasını asla almayacağı şeyleri savcıdan duymuş olmaktı… Onda, kendi amcalarında görmediği vakarın ve heybetin karşısına dikilivereceğinden korkuyordu.
Ama hepsinden öte Numan, o adamın öleceğinden korkuyordu. Bir daha kitap alamamak, asla sohbet edememek… Dilini sevdiği kitapları hiç görememek…
Hayat, o anda söndü.

23 Aralık 2011 Cuma

Sevmediği

Ayağını uzatıp oturdu. İçtiği çay haşlanmıştı ve artık içindeki bütün taneni kusmuş gibiydi.
Gözleri ağrıyordu ve gözlerinin ağrımasını seviyordu. Elinde kapağı aşınmış bir kitap tutuyordu ve kapağı aşınmış kitaplarının olmasını da seviyordu. Kapakları aşınmış kitaplar, ellerin  yağından, neminden izler taşırdı. Gün görmüş insanlar gibi konuşurlardı insanlarla.

Ayaklarını uzattığında bacakları da sızladı. Bacaklarının sızısını da seviyordu, çünkü uzun yürüyüşlerin armağanı gibiydi bu sızılar…
Mevsim yazdı ve üzerinde bir fazlalık olmaksızın yürüyebilmeyi ve havadan sakınmadan açıkta oturabilmeyi seviyordu.

Ellerini kucağında birleştirdi. Parmaklarını birbirine geçirdi. Parmaklarını birbirine geçirmenin, ne yaptığını bilen bir insanın belirtisi olduğunu düşünürdü, parmaklarını birbirine geçirmeyi, severdi. Kitabın ilk sayfasında  bir tarih ve bir isim yazılıydı. O zamanlar herkesin düzgün bir el yazısının olduğunu görmek güzeldi. Düzgün el yazılarını da severdi.

Gözlüğünü çıkardı, tişörtüne sildi. Her yerin daha berrak göründüğünü fark etti. Bu yüzden gözlüğünü arada bir temizlemeyi de severdi.

Ucuz bir çayhanede oturuyordu. Bu şehirde, öğrencilerin hiçbir tat almadan yalnızca  yemek ve içmek için gelip gittiği bir yerde oturduğunu ona en iyi gösteren de garsonların halleriydi.

İnsanların sohbetlerine kulak kabartıyor ama ne dediklerini bir türlü anlayamıyordu.  Sözler birbirine  yapışıyor, kocaman topaklar haline geliyor ve bu yüzden de herkesin sesi,  çamurlu, yoğun bir akış gibi kulaklarını dolduruyordu. İnsanlar sırt sırta, yan yana bu ucuz çayhanelere tıkılıyor ama gerçekten bir arada olmaktan hoşlanıyorlar mıydı, işte bunu bilemiyordu.

Garsonlar,  konuşurlarken birbirlerine bakmıyor, genellikle gülümsemiyor, kirli sakallı suratlarını ve daha pek çok yerlerini kaşıyarak gözleri, müşterilerin doğrudan üzerinde, kenarda kaykılarak dikiliyorlardı. Sözleri, daha da anlaşılmaz ve bıktırıcı bir hırıltı şeklinde işitiliyordu.

Boş kalmış tek duvarda, sesi kısılmış bir yassı televizyonda,  ucuz bir müzik kanalının görüntüleri oynuyor ama hoparlörlerden başka bir şeyler işitiliyordu. Belki… Bu bile sevilebilirdi…

Asık suratlı bir garsona, bir çay siparişi daha verdi. Her gün teker teker çay satmaktan bitap düşmüş garsonların bıkkınlığına ama daha çok kirli sakallı kibirlerine canı sıkıldı, işte bunu hiç sevmezdi

21 Aralık 2011 Çarşamba

Bir Mektup Atmak

En sevdiğim iş sana mektup yazmak… Ama belki de hayır… Hayır… En sevdiğim iş sana yazdığım mektubu postalamak.
Bu bir seramoni gibi. Belki de düpedüz bir seramoni.
Takıntılı bir adam olabilirim ki aslına bakarsan ben öyle olduğumu zaten biliyorum.
 Bir mektup yazmak, aklımı toplamama yardımcı oluyor. Bir noktaya yoğunlaşıp her şeyi unutmak gibi iyileştirici bir şey yok, inan.
Aşk da böyle bir şey değil mi sence?
Mektubu yazıyorum ve bir bitiş yaşıyorum. Parmaklarımda derman kalmıyor.  Bir mektup bittiğinde o an bütün sözlerim mühürleniyor. İnan ki ne yazdığımı bile unutuyorum. Sadece yazmanın o efsunlu buğusunun esrikliği kalıyor geride.

Mektubu bir zarfa koyuyorum. Üzerine adresi yazdığımda ona bir kanat takmış gibi oluyorum. Adresini yazmak ne güzel şey…

Sonra mektubumu, mektubunu, mektubumuzu cebime koyuyorum. Bunu öyle usulünce ve özenerek yapıyorum ki kendimi o an çok ama çok gün görmüş biri gibi hissediyorum.
O mektup, cebimde, kimselerin bilmediği bir sır  olarak duruyor.
Kışsa son hamleyle atkımı boynuma doluyorum ve çıkıyorum evden.

Her adımımın amaçlı olması aydınlatıyor benliğimi. O zaman, durakta otobüs beklemek, vapura binmek veya sadece yürümek anlatılası birer iş haline geliyor.
Hayatın önemi anlatılmaya değer olmasından gelir. Anlatacak bir şey bulamıyorsam hayatımda, yaşamıyorum demektir.

İstanbul’da çiçekçi Çingenelerin önünden geçerdim. Ne yaptığımı anlar gibi bir güzel ablaya çiçek almamı isterlerdi. Demek ki güzelliğin, mektubumdan yüzüme taşmış olurdu. Ve  nedense vakit hep akşam olurdu.
Postaneye girmeden çevreme şöylece  bakıyorum.   Kitap pazarı dışında da  satış yapan korsan kitapçılar, nohutlu pilavcılar, tatlıcılar, simitçiler ve elbette Çingeneler. “ Burada ben yürüyorum!” dercesine yürürüm aralarından. O an her şeyi bırakıverip ararlına karışıp onlarla beraber yaşayabilecek gibi coşkulu hissederim kendimi. Oysa o kadar becerikli değilimdir.

Nihayet postaneye girerim. Belki tanırlar ve tanıdıklarında pek sevinirim, her zamanki gişeye mektubumu  bildiririm. Gönderdiğim yerden ziyade hâlâ mektup yazıyor oluşum, ilgilerini çeker. Ve mutlaka pul alırım. Mektubu pullamak ona vurulmuş en kişisel mühürdür.

Sonra… Gülerek teşekkür ederim memurlara ve onlar da gülebilmek için bir vesile bulmaktan memnun gülümserler bana.Sonra… mektubumu memleketimin posta idaresinin emin ellerine emanet ederim. Posta kutusunun içine hızla fırlatırım. Ve sonra mutlaka ama mutlaka iskele çaycılarında soluklanırım. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

Sarı Demir

Dükkânın tabelâsına bile bakmadan daldı içeri.
Beş, altı tane beyaz kâğıt ve mektupluk zarf alacaktı. Çantasının bir köşesinde daima dururdu bunlar.
Kime, ne zaman mektup yazacağı belli olmazdı. Ne zaman fikirlerinin tozu toplansa kafasında  ellerine mürekkep bulaştırarak yazardı, birilerine.
Yaz günlerinde, ıslak çimenlerin serinliğinin yanında, şıkırdayan çay bardaklarını dinleyerek yazardı. Bazen kâğıdında çay bardağının tabanının izi kalırdı. Hoşuna giderdi bu.
Hoşuna giderdi…
Böyle zamanlarda dedesinden babasına, babasından da kendisine kalan yadigârı yanı başına kordu. Onu elinde tutmak hoşuna giderdi. Sarılığı içini ısıtırdı. Onu tuttuğunda satırları daha kararlı, daha güçlü olurdu. Onu tuğunda mektubunun, yırtık birkaç sayfaya yazılmış, silinecek kelimelerden ibaret olmadığını bilirdi.
Elini ısıtan o küçük sarı şey, harflerinin  ebediyetin aklına yazıldığını hatırlatırdı kendisine.
Rengi bulanık bir televizyonda hararetle konuşanları dinleyecek hali yoktu. O sırada en çok sevdiği işlerden birini yapıyordu. Rengârenk ve çeşitli kalemlere bakmak… Ve elbette onlarla yazabileceği bloknotlara göz atmak… Ne zaman yeni bir kalem ve bloknot alsa kendini zengin hissederdi.
Televizyondan gelen sesleri önceleri  duymuyordu ama… Sonra…  Önceleri fark edilmeyen  tik takların işitilmeye başlandığında yarattığı o   çaresiz  rahatsızlık battı kulaklarına.
Masada oturan takkeli adam ve yanındaki pembe yanaklı  genç de merakla ve biraz da sevinçle dinliyordu konuşmacıyı… “ Kurtuluş  Savaşı diye bir şey olmamıştır, şehitlikler temsilidir…”
Genç adam duyduklarına bir anlam veremedi önce. Konuşmacı durmuyor,  tekerlenip artan bir öfkeyle, köpürerek konuşmaya devam ediyordu.
Masa başındaki takkeli adamla pembe yanaklı genç, onu kaçamak bakışlarla süzerek alçak sesle:
Nihayet söyledi biri!”
“Elhamdülillah! Artık kurtuluyoruz şu dinsizlerden…”
“Allah’ım bugünleri de gösterdi ya şükürler olsun. Şu  genç gibi tiplerden zaten hep bu kuvvacı muvvacı takımı! Edep yok, haya yok, bunarlın hiçbirinde. İman desen zaten sıfır! İçiyordur da  bu serseri ha?”
“Muhakkak… Allah’ın izniyle bunlardan da…”
Ne olduğunu  anlayamadı ama suratında patlayan şeyle yere  yıkıldı pembe yanaklı genç. Çarpan metal gibi bir şey, yüzünü kanatmıştı.
Hakkında konuştukları genç gözüne sokar gibi uzattı elindeki altın sarısı madalyayı.
Bu madalyanın sahibi, “Allah Allah diye” saldırdığı düşmandan altı kurşun yemiş, Gazi Hasan Yüzbaşıydı! Senin gibi solucanlar yaşasın diye… “ Masada oturan takkelinin yüzüne de tükürüp kapıyı çekip çıktı.




13 Aralık 2011 Salı

Kime Söylenir Bu Sözler?

Öyle yorgundu ki o akşam. Akşamlar bir huzur vermeliydi aslında insana…
İnsana bazen istemediği şeyler adeta zorla duyurulur…
-          Bi godum adamın suratına!
-          Yoh ya! Ciddi mi  lo?
-          Vallaha lo! Zaten yanımda dayı oğulları da vardı. Verdik sopayı, verdik sopayı lavuğun sırtına!
-          İyi etmişsiniz lo! Öğrendi mi lo ?
-          Öğrettik lo!
-          Hahaha! Bir daha da durmaz o köşede! Polsi falan gelmedi değil?
-          Ne gelecek lo? Geldi, elimizde demir çubuklar…S.tirin gidin lo faşolar! Burası bizim mahallemiz, kendi işimizi kendimiz görürük!dedik, kuyrıklarını sıkıştırıp s.ktirip gitiler şerefsizler! Arkalarından da bağırdık Zaten parfüm bile sıkamıyorsunuz!” diye…
-          Alacağız lo buraları onlardan! Puştlar!
-          Tabi oğlum! Artık bizden izinsiz ekmek bile satılmıyor lan zaten!
Sesleri git gide yükseliyordu. Çevrelerinde bir tedirginlik dalgası yayılıyordu.
O sırada gelen garson kız o tedirginlikten nasipli bir tebessümle:
-          Affedersiniz, biraz daha sessiz olur musunuz lütfen?
-          Beğenmedin mi lo!
-          Affedersiniz, anlamadım?
-          Adam ol lan! Neyi anlamadın? Delikanlı ol! Sen bizi beğenmisen?
-          Ya kusura bakmayın, anlamadım ben.. Sizi niye beğenmeyecekmişim? Çevredekiler  rahatsız…
-          Sevmii misin bizi lo! Ne ters ters bakisin iki saattir? Niye bizden rahatsız oliisin? Biz hayvan mıyık lo?
-          Affedersiniz, ben size ters ters…  Hem sizi niye sevmeyeyim?
Suratına yediği tokatla devrildi kız. Konuşanlar ayağa kalktı.
-          Kimse karışamaz lo bize, duydunuz mu? Kimse…
Yerinden  yavaşça kalktı. Öfkelenemeyecek kadar bitkindi. Yanındaki tahta sandalyeyi aldı, sonra dizinde kırdı.
Üçü de ne olduğunu anlamak için dönüp baktı.
Yanlarından geçecekmiş gibi sakince yürüdü. Elindeki kırık sandalye ayağı o kadar hızlı döndü ki ayaktaki üçlü, suratlarında patlayan şeyin ne olduğunu anlayamadılar.  Önce başları döndü… Sonra kafalarına inen ikinci darbelerle yerin, ayaklarının altından kaydığını sandılar.
Kafalarına inen üçüncü darbeden sonra yıkıldılar.
Kana bulanmış tahta ayağı üstlerine attı. Garson kızın elini tuttu, ayağa kaldırdı.
-          Şimdi sessizlik sağlandı mı?
Kız şaşkınca başını salladı, tek kelime etmedi. O, çantasını omzuna taktı yerde yatanlara hiç bakmadan çıkıp gitti.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Defterimden Yapraklar

Boynu ağrıyordu ama bundan memnundu.

Yeni başlayan geceye adım attığında, bacaklarındaki sızı da hoşuna gitti.

Karşıdaki kafeye gitti. Artık neredeyse bir organı haline gelmiş eski, ham deriden omuz çantasını yanındaki sandalyeye bıraktı. O çantayı omzundan indirerek sandalyeye bırakma ânını hep çok sevmişti. Yazdıkları onun içinde olurdu, çakısı, şiir kitabı Bugün para harcayabilirdi. Garson kızdan hoşlanıyordu. Kısa kesilmiş saçlarıyla minyon bir kızdı. Her zaman mütebessim ve bir o kadar mesafeli… Elleri bu dükkânın her şeyini döndürüyor gibiydi.


Elini cebine attı, kenarları eprimiş bir bloknot çıkardı. Kraft kâğıttan sayfalardan birini açtı. Kıza bakarak yazmaya başladı. Ama… bakışlarının onu incitmesinden korkar gibi… Kızın tenine değmemesine özen göstererek.


Kız herkese gösterdiği ilgiden biraz fazlasıyla yaklaştı ona… Neşeyle her zamanki gibi hafif bir bira ki bu genellikle Miller olurdu, biraz ve sonrasında filtre kahve isteyeceğini söyledi. Demek ki kızın dikkatini çekmişti. “Lâbualilik etme, n’olur etme, cıvıtma…” Yorgunluğunun da yardımıyla saygılı gülümsedi, teşekkür etti.


Kızın bir omzunu açıkta bırakan, seksenler işi, demode bluz hoşuna gitmişti. Ne yazacağını bilmiyordu. Gözleri kızın çıplak omzuna her kaydığında… Dudaklarında kızın teninin dokusunu hissediyor gibiydi. Gözlerini kapatıyordu böyle zamanlar ve sonra… Elleri kendiliğinden yazmaya başlıyordu. Kızın teninden yükselip gelircesine bir koku burnunu dolduruyor ve başını döndürüyordu.

Parmakları mürekkeple lekeliydi. Kalemleri genellikle uçlarından mürekkep kaçırırdı. Mürekkebin mat ve aldehitimsi kokusu da sarhoşluğunu arttırırdı.

Ne kadar umursamasa da yabancı bakışları… Yabancıların ilgisini düşünmek onu bölüyordu, hayattan kopartıyordu, yabancılaştırıyordu. Ne zaman bunu düşünse ellerine bakar ve ellerinden çıkmış işleri düşünürdü. Ve neden burada olduğunu…

Orada olmak ve yalnızca onunla olmaktı bütün saadeti… Eli kendiliğinden çantasına gitti. Küçük gözlüklü, Willy Brand şapkalı sarhoş ve kahraman bir şairin, en açık ve yalın mısralarını bir kere daha okumak istedi. Küçük beyaz kitabın sırtı aşınmıştı. Kitabı tutmak bile bilincini parlatıyor ve açıyordu. Öyle ki o kızın burada bulunmasına, gülümsemesine, orayı ışıtmasına, apaydınlıkça müteşekkir kalıyordu.

O akşam… O teşekkürü sunacaktı kıza. Var oluşun ta kendisine, var oluşun aciz bir anlatımıyla…

Biranın gevşettiği aklının serseri seyahatinden sonra kahve, onu sert bir kaptanın disipliniyle benliğinin limanlarına döndürüyordu. Ve bu kendine hâkim olma haliyle bambaşka ve daha güçlü bir uyanma yaşıyordu.


Yazdıkları bittiğinde, kendisi de tükenmişti. Yazdığı sayfaları defterden koparttı. Bir kere daha ellerine baktı, avuçlarını açarak ve parmakları birbirinden ayrıyken.

Masaya önce defter yapraklarını onların üstüne de parayı ve bahşişi koydu, hesabı her zaman bilirdi. Kız gelip yaprakları ve parayı bulduğunda, kapıdan çıkmak üzereydi, kız endişeli bir merakla çevreyi süzerken o, orada olmanın saadetinin paylaşıldığını artık bilerek gülümsedi ve çıktı.




10 Aralık 2011 Cumartesi

Herkes Ona Bakarken

Hiç kimseye bakası gelmiyordu…
Herkes kaçamak bakışlarla birbirini süzüyordu. Hayır… Güzel bir kadın olmak gerekmiyor, dikkat çekmek için…
Asıl dikkat çekenler belki de hiçbir şeyle ilgilenmeyenler, onun gibi…
Bir an gözleri kararıyor. Tansiyonu zaten ezelden düşüktür. Birkaç defa bayılmıştır da… Şimdi de karnı aç ve midesinin yerinde koca bir  balon, şiştikçe şişiyor…
Elleri  çizik, çiziklerinin içi  kara izler dolu, hafif kel, sarkık bıyıklı, elinde tespihini şakırdatan bir adam:
“Satanist mi lan bu?   Herifin tipi zaten sapık la!”
Pos bıyıklı, yanakları yuvarlanmış, kirli sakallı, göbekli, otuzlarında bir adam
“Şöyle böyle mi lo bu? Karılara bakmıyor hiç?”
Yeşil parkalı kalın kaşlı, zayıf yüzlü, kğçğk gözlüklü, balıkçı yaka kazaklı yeni  yirmilerinde esmer bir genç:
“Irkçı mı lo bu? Irkçıdır garanti! Bana bakmıyor hiç! Biliyor benim  kişiliğimi, anladı, şerefsizim! Hep böyledir zaten bunlar küçük görürler bizi!”
Yanında oturan siyah parkalı, kemerli burunlu, kalın kaşlı,  siyah saçları iri dalgalı genç kız:
“ Tipik burjuva züppesi. Sırf halkla kaynaşmak için falan  binmiştir metroya… Pis züppe!”
Dudaklarının hemen üstünden temizlenmiş ve  dipleri görünen kısa  kıllı bıyıklarıyla al yanaklı, yuvarlak suratlı, kırklarında bir adam:
Darbeci bu! Kesin darbeci! Tipinden belli zaten! Belki de ırkçı aynı zamanda? Neden olmasın? Neden tıkmıyorlar, bunların hepsini içeri? Bunların sokağa çıkması yasaklanmalı… Müslümanlar huzursuz oluyor böyle tiplerden…”
Bıyıkları alabildiğine sarkık gerdanı artık belirmiş, eli tespihli, kazağının kolu, siyah deri  montundan çıkmış, kovboy  çizmeli  bir genç adam:
“Kılık, kıyafet iyi amma… Keş gibi la bu! Keştir garanti! Keş olmasa, yolsuz olmasa metroya niye binsin zati! Bi’ goyacam ağzının üstüne!”
Saçları  dökülmüş,bıyıkları ağzının içine giren, kırkına yakın, ve çevresine durmadan dik dik  bakan kirli sakallı bir adam:
Gaç para vardır lo bunun üstünde? Arkadaşlar olsaydı yanımda yoklardık… Götürürdük bir de bizim inşaata lo! Oy sabaha gaddar, inancın olsun!…”
Ansızın kalktı. Gözlerini, kendisine bakanlara dikti sırayla. Diliyle dişinin arasına sıkışmış bir maydanoz parçasını çıkarıp durakta indi.

Seksen defa dinlesem, bıkmam..

8 Aralık 2011 Perşembe

Deli Kime Derler?

Kılığı kılık değildi, aslına bakılırsa… Belki deli diye biliniyordu…

…..

Bir kız çocuğu ayağını burktu parkın yanında… Belki de bir mazgala takıldı ayağı? Düştü, dizi yere vurdu. Çorabı delindi, dizi kanadı.

Pek vahşidir insan yavrusu ve aslında bütün ömrü insan olabilmek gayretiyle geçer. Yanından geçen çocuklar güldüler ona. Erkek çocukları anlarım anlamasına ya kız çocuklarındaki alaycılık, daha bir yaralar beni.

Hava yağmurlu ve  soğuktu.

Kızın ellerinin üstü kurumuştu. Çantası bir yana savrulmuştu, elindeki torbası bir yana…

Kalkmaya çalıştı, kalkamadı. Böyle anlarda insanın eli ayağı kesiliverir... Ellerinde, çoraplarında, eteğinde çamur, Tanrı’nın nimetinin yanında yağan gözlerindeki yağmur… Bir müddet kalkamadı.

Neden sonra yanında gülümseyen biri belirdi, elini uzattı.

Elini uzatan, kılıksız bir adamdı. Sakalları kırçıl ve dağınıktı.

Kız, adam şöyle bir baktı. Sonra ne korktu ne utandı… Adam gene gülümseyerek başını salladı. Kızı, bir elinden tutarak parkta her nasılsa kuru kalmış bir banka götürdü, oturttu. Kızın sağına, soluna şöyle bir baktı. Kız konuşmadan düştüğü yeri parmağıyla gösterdi.

Gene mütebessim, başını sallayarak gerisin geriye, savrulmuş torbanın yanına gitti. Gülümseyerek torbayı yerden aldı, kıza gösterdi. Kız gülümseyerek başını salladı.

Adam kızın yanına geldi, hâlâ gülümseyerek başını sallıyordu. Kız adamın gülen gözlerine baktıkça acısını unutur gibi oldu.

Adam cebinden temiz bir mendil çıkardı, kızın dizine bastırdı. Sonra kızın elini mendilin üstüne koydu, “O senin..” der gibi gene kafasını salladı. Kız bu sefer daha candan gülerek kafasını salladı.

Adam ne yapacağını bilemezmiş gibi gözlerini kaçırdı. Kafasını sallamaya devam etti ama şimdi tebessümü solmuştu. Belki gelip geçenlerin bakışlarından tedirgin olmuştu.

Bakışlarını öğe eğip kafasını sallamaya devam etti. Sonra kalkmaya davrandı. Kolunda hissettiği kuş gibi bir ağırlık kalkmasını engelledi. Dönüp sağına baktığında, gülümseyen kızın, kolunu tuttuğunu gördü.

Kız eksik dişlerini göstererek gülümsüyor, küçük elerliyle önündeki çamurlu torbayı gösteriyordu.

Torbada ne vardı, kimse bilmiyor. Ama görünen o ki bir birbirlerine neşeyle gülmelerini sağlayacak kadar lezzetli bir şeylerdi.

….

Kılığı kılık değildi, aslına bakılırsa… Belki deli diye biliniyordu… Gene de bazen çocuklarla eğleniyordu.


2 Aralık 2011 Cuma

Çelik Kameriyenin Altında

İnsan bir şey yapmanın hazzı için yaşıyor, hepsi bu.



İnsan bir şey yapmazsa öleceğini biliyor. Çünkü insan ne zaman bir şeyler yapsa dünyayı bir şekilde değiştiriyor.



Kimin neyi niçin yaptığını bilmenin ise maalesef bir yolu yok.



Gene de belki Muhsin Hoca’nın, bahçeli evindeki taraçaya, çelik iskeletli bir kameriye yaptırması anlaşılabilirdi.



Hepimize tuhaf gelmişti bu. Zincir eğrisi kemerli, antik sütunlara benzer ferforje süslü çelik direkler göze hoş görünüyordu şüphesiz. Gene de bunlar durmadan birbirlerinden gördüklerini taklit eden yazlıkçılar için alışılmadık ve itici idi.



Aslında kimsenin taraçasından denizi seyrettiği falan yoktu. O taraçalarda, kalabalık kadın günleri ve tavla partileri dışında yapılan bir şey yoktu. Köşedeki ocaklarda kebap bile yapmazdı kimse. Ama gene de her yıl binlerce lirayı, hemen hiç kullanılmayan bir taraçanın orasına burasına dökerek, konuya komşuya nispet yapmak, adettendi.



Oysa Muhsin Hoca taraçasına bu çelik kameriye dışında hiç bir şey yaptırmamıştı.



Vernikleri aşınmış, solmuş ahşap panjurları, hiç kimse itiraf etmek istemese de herkesin bir daha ve bir daha bakacağı kadar gün görmüş ve sakince dururlardı.



Siyaha boyanmış çelik kameriye, gelin çiçekleri ve mor salkımlarla sarılmıştı.



O, elinde kitabı, yanında bazen çayı, bazen birası, dökülmüş bir dişin bıraktığı boşluk gibi duran, o iç burkucu yalnızlığında, taraçasında oturur ve kitabını okurdu.



Ona baktığınızda birinin bir şey yaptığını, ama gerçekten yaptığını hisseder ve siz de bir şeyler yapmak isterdiniz. Genellikle ne yapmanız gerektiğini bilmez ama en azından yaptığınız her ne ise işe yaramasını isterdiniz.



Kimse söyleyemese de Muhsin Hoca’nın varlığı, komşularına güven verirdi. O ki ne yaptığını bilen ve bu yüzden, kameriyesindeki çelik direkler gibi, dünyayı kollarında taşıyan adamlardan biriydi.



O ağustos sabahı, her yeri toz içinde, üçüncü çocuğu kollarında taşırken bayıldı



Bir höyüğü andıran enkazın altından gelen seslerle herkes sevinçten çılgına dönerken içi neredeyse boş duvarları üzerlerinde taşıyan siyah demir direklerin mağrur süslemeleri tozlu yaprakların arasından belirdi.



Muhsin Hoca, kalın kollarıyla, duvar artıklarını iterek açtığı delikten üç çocuğu çıkardı.



Gırtlağı küfürlü kara adamların diktiği taraçalar un ufak olmuşken Muhsin Hoca’nın taraçası onun gibi ne yaptığını bilen bir insanın kararlılığıyla dimdik durup komşularından sekiz kişinin hayatını kurtarmıştı.



Son duyduğuma göre gene çelik kameriyesinin altında soğuk birasını içerken kitabını okuyormuş





02/12/11 Cuma

ANKARA






1 Aralık 2011 Perşembe

Bankta Otururken

Bu bankta oturmayı hep sevdim ben.

Nasıl olduysa yıllardır aynı yerde… Belki de gözlerden ırak olduğu için.? Aslında gözlerden ırak olanlar ilk önce tahrip edilenlerdir.



Hayır sarhoşlar tahrip etmez bankları. Banklar onların biricik yatağıdır.

Bir gün bir sarhoşa rastlamıştım, bana farklı parkların banklarını kıyaslamıştı. Dediğine göre şehrin daha eski parklarının banklarında oturanı yerinden hoşnut bırakan bir kavis olurmuş. Böyle banklar dar ama üstünden düşülmeyecek kadar da rahat olurmuş.



Yeni parkların bankları düz, geniş ve fakat rahatsızmış.

Parklarda geceleyen birinin, böyle bir mukayeseye girmesi bana tuhaf görünmüştü ama o bunu hemen anladı. İnsanın her zaman daha iyisini istediğini, her zaman hayatının konforunu gözettiğini söylemişti. “Aksi takdirde, şuracıkta ölmeliyiz üstadım!” demişti.



Hem sonra… Nasıl olup da sıradan banklar hakkında bu kadar çok düşündüğünü, düşünmüştüm ki gene aynı hızla anlamıştı, ne düşündüğümü… “İnsan, elinde ne varsa onun hakkında düşünür üstadım. Zamanım kısıtlı mı? Hayır! Kaybedecek bir param mı var? Hayır! Öyleyse hiç olmazsa üzerlerinde gecelediğim bankları düşünmek, sizce münasebetsizlik mi?”



Elbette cevap verememiştim. Cevap vermek de gereksizdi aslında, çünkü adamı kendimden çok daha bilge ve erdemli buluyordum. Ama öte yandan… İçimdeki küçük ve kibirli şeytan, bunların hepsinin birer lâf canbazlığı olduğunu ve altında kalmamam gerektiğini fısıldıyordu.



Ağzımı açıp cevap vermeye çalıştığımda… Nedense vazgeçtim. Aslında sebepleri sonradan keşfeder hep insanoğlu… Ben de sonradan keşfettim ki ben aslında adamı inlemekten hoşlanıyordum.



Meselâ bu bankın ayakları ve kolçağı… Tam bir sanat eseri! İnsan hep uyumaz ya? Ben oturmak için bu tür bankları seçerim. Bu tür banklarda otururken kendime çekidüzen veririm. Kendimi, keyif koltuğumda oturur farz ederim. Hatta bazen… Kâğıt bardakta çay içerim… Okunmuş gazetelerden birini elime alır, insanların müsrifliklerine gülerim… Ben oturmak için en çok bu bankları severim…”



Bu cümleleri nasıl mı bu kadar iyi hatırlıyorum? Çünkü onları bu bankta yan yana otururken söylemişti.



Bunları söylemesi, bu bankı bu kadar değerli mi yapıyordu, gerçekten? Başkaları için önemsizdi belki bu bank da ettiği sözler de…



Ama bu bankın döküm demirden ayaklarını yapan biri için elbette her biri bir başka önemliydi.





30 Kasım 2011 Çarşamba

Yukarıdaki Adam Ve Ben

Yukarıda oturan adam bir şeyler söylüyor.



Yukarıda oturduğu için bir şey diyemiyorum ona… Yakası dik cübbesi ile ne kadar buyurgan…



Ben bu işin içindeyken onun bir insan olduğuna inanamıyorum, doğrusu… Bu adam sever mi, sevilir mi? Çocuklarını öpmüş müdür hiç? Daha garibi… Karısını öpmüş müdür hiç?



Ben bu işin içindeyken. Yukarıdaki adam, düşündüğünü söylüyor. “Siz gerçekten düşünüyor musunuz?” diye sorasım geliyor, yukarıdaki adama…



İçerisi gitgide soğuyor. Işık yavaşlamış… Sanki odanın içinde katılaşıp kalmış. Neden bu salonları inadına beyaz boyarlar.?



Ben bu işin içindeyken… Sanki yukarıdaki adam içimizi dışımıza çıkarıyor… Aslında … Ben aslını biliyorum… Yalnızca gücünün yettiklerinin içini dışına çıkarıyor… İçi dışına çıkmış ama hâlâ yüzü maskeli adamların mekânı burası…



Ben bu işin içindeyken… Kendi sözler bile olmayan insanların, ezberlerini yukarıdaki adama sunup da içinde hüküm dilendikleri, beyaz badanalı bir teşrih evinde ayakta dikilmekten muazzam yoruluyorum…



Ben bu işin içindeyken… Ellerimde ruhlarınızın bağırsaklarının bokuyla sözde adalet aranırken…

Yukarıdaki adamın sözleri bir müddet uyuşturuyor benliğimi… Hayır verdiğiniz paralardan değil bu geçici huzur hali… Bir sonraki yığışmaya kadar durduğunuzu bilerek… İkiyüzlülüğünüzün… Hak aramak diye beni araya sokup birbirinizi soymaya çalışmanızın… Bir dahaki cebelleşmeye kadar söz diye savurduğunuz hırıltıları, üzerlerine anlam takıp da savurduğunuz hırıltılarınızı bir müddet duymayacağımdan…



Ben bu işin içindeyken… Kulağıma sesler geliyor:



Avukat hanım iyi mi? Su getirin, kolonya getirin! Doktoru çağırın! Nasıl ? Bizim kurum doktorumuz mu yok?”



Teşekkürler yukarıdaki adam, ne düşüncelisin…


Epica'yı pek dinlemedim ya... Gene de ihmal etmemek lâzım. Görelim ne demiş?

Gün Biterken Bir hasta

Gün bitti.

Başka bir yere gittim. Başka bir zamana uçtum gibi.



Gözlerimi kapattığımda sanki sevdiklerime veda ettim. Gözümün üstüne bir yeşil perde çekildi.



Böylece dallarını kırdığım osururk ağaçlarının arsız bitişik nizamında, düşürdükleri derin gölgelerde ürktüm…



Her gölgede bir Tarzan hikâyesi gizliydi.

Eski udarın üstünden bir tekir kedi atladı… Onu dev gibi bir kaplan sandım.



Dallar üşengeççe kımıldadı, arkalarında onlarca yerli gizleniyor sandım.



Elimdeki değneğimle, dalları yere indirirken kendime yeni orman maceralarının yollarını açtım.



Belki beyaz atıyla ağaçların arasından Kızılmaske fırlayacaktı.

Ormanda korktuğumu belli edemezdim. Orman ancak cesurlara saygı gösterirdi.

Nefesim ağırlaştı… Anlaşılan ormanın bağrındaki nemden…



Gene de içimde bir ses bunların bana zarar vermeyeceğini söylüyordu.

Bu da gönlüme tuhaf bir rahatlık veriyordu.



Önümde kökler kenara çekiliyor, yerlerini solgun yapraklarla kaplı patikalar alıyordu.

Eğreltiler merakla bakışıyor, utangaçça kımıldanıyordu. Sinek kapan çiçekler ağızlarını açarak tehditkâr tıslıyordu.



Ağaçların mumlu yaprakları yüzüme yumuşacık dokunuyordu.

Kavurucu gün ışıkları kalın yaprakların üstünden sekip dağılıyordu. Önüme bir adam çıktı. Güleryüzlü, gözlüklü fakat yerli kıyafetli. Eliyle bir açıklığı işaret etti, otarafa doğru gittim.



Ve bir yerlerden kulağıma sesler geliyordu:

İyi geçti…”

“Sahi iyi mi doktor bey? N’olur doğru söyleyin…”

“Yahu iyi dedim ya hanımefendi… İyi gitmese güler miyim?"


Güne merhaba.

Sabah yorgunu bir güne uyanıyorum. Bugün günlüğün ilk yazısı.

Neden içimde endişe var onu da bilmiyorum. Bu öğrenilmiş ve  kırılamaz bir kalıp mıdır? Herkes mi endişeli onu da bilmiyorum.

Ve beni asıl endişelendiren neden herkesin maske taktığı...

Bu  insanca davranışın tek mümkün biçimi mi?

Birileri görürse içimizi ne olur acaba? Gerçekten birbirimize karşı doğuştan kıyıcı mıyız?

Hava soğuk...

Buralarda Ve Oralarda Tek Yabancı


Ya burası ya orası… Buraya geline buraya saplanıyorum… Oraya gidince oraya…Yani bir burası var bir de orası…
Ama yer değiştirince nerenin neresi olduğunu unutuyor insan…
Birinde yok olmanın, kaybolmanın, silinmenin izlerini buluyorum… Diğerinde parlamanın, buluşmanın…
Hangisine aitim, hiç bilmiyorum.
Herkesin terk ettiği şehirlerde yaşamak mı? Herkesin aktığı şehirlerde kaybolmak mı?
Ve bunca hengâmede yapabildiğim sadece yazmak. Hayır umutsuzca  değil, umarak yazmak… Yazarken aydınlanmak ve yorgunluğumu geceye bağışlamak.
Bunların hepsi bir günlük işidir. Bir günlük… Yazılıp yazılmamış gibi yapılan şey midir?
Hep böyle midir? Bütün hayatımız yapıp da unutuvermek midir?
Bütün hayatımız hep olmadığımız şehirleri özlemek midir?
Birinde barınırsın ve ekmek aldığın fırını,  tozuna belendiğin yolları,  sinemaları ve geç gelen  bütün gazeteleri kendinden yaparsın…
Diğerinde… Diğerinde her zerrenle şehrin damarlarına yayılırsın.
Öyleyse kullanmalı bunu ve şehrin nimetlerine bakarak umutlanmalı…
Yorulma ve yorulduğunda yorulan her yerin için şükret… Ne dersin, yabancı?

29 Kasım 2011 Salı

İçim eziliyor biliyor musun?



"İçim eziliyor, biliyor musun? Buralar ne
büyük… Ben bir sinek gibi hissediyorum yani… Kimse beni umursamıyor… Kimse
kimseyi umursamıyor.
Var olmam lâzım, olamıyorum… Var olmak
nasıl bir şeydir, onu bile bilemiyorum. Herkes birbirinin aynı gibi burada ama
bir o kadar ayrılar. Deme ki ben de ayrı olmalıyım, ayrı kalmalıyım…
Hem öyle ayrı olmalıyım ki… Kimse bana
dokunamasın. Hatta, sadece korksun da dokunamasın.
Korkudur, benim tek bildiğim ağabey,
korkudur. Bizim için her kaş çatış bir korkudur. Burada insanlar ne çok
gülüyor. Olur olmaz şeylere gülüyor. Ben gülsem eğer… “ Sen erkek değil misin?”
deyip döverlerdi beni, ağabey. Vallahi billahi, inancın olsun ben gülmeyi
bilmiyorum.
Herkes acı çektiğimizden böyleyiz sanıyor…
Ben acı nedir onu da bilmiyorum… Acı dediğin karşılık veremediğin ölümdür bizim
orada ağabey… Karşılık veriysen korkma…
Çığdan, selden, börtüden, böcükten korkma. Kurttan çakaldan, akrepten çıyandan
korkma… Hayvan kısmısı ağabey, korkutmadın mı saldırmaz.
İnsan kısmışı öldürmek için yaşar ağabey… İnanmazsan kanlılarımıza
sor. Biz o kadar çok konuşmayız abi…. Misal ben konuşmam… Konuşanı adam yerine
komazlar bizim orada. Ölümün dilinden
konuşmayanı yaşatmazlar ağabey bizim orada… Burada insanlar nasıl yaşıyor? Ben
böyle yaşasam, gülsem emin ol vururlar. Sen şimdi dövsen de beni… Ben sana
bunları söyleyemem.. Nasıl söyleyeceğimi bile bilmem… Bunlar benim kafamda
parlayıp sönen çocukluk günlerim gibi
geçip gider. Hani bilseydim konuşmayı, ağabey, sana bunları söylerdim ben…

Kırmızı, mavi ışıklar parlayıp sönerken kulağına takılan cümlelerle ürküyor, ürküyordu.
“Alın çocukları!”
“Molotoflar kaç tane?”
“Gerisi kaçtı mı?”
“ Aldık komiserim!”
“Yangınlar söndürüldü mü?
“ Müdahale edildi komiserim…”
“Alın bunları da… Tövbe Ya Rabbi!”




Nickelback "Savin Me" from Zhentosus on Vimeo.

Sen Nereden Gelirsin Be Hey Emmolu?

Bakışların pek pıtraklı emmolu… Sahi sen nereden gelirsin? " Adam ol! Delikanlı ol!"diyorsun da… Sen sahi ne iş yapıyorsun?

Sokakları bakışlarınla kirletiyorsun. Güzel kızların üstünden binbir imrenme ve bin bir hayranlıkla kayan bakışlarımıza kendi ziftini katıyorsun. Dokunmaya kıyamadığımız çimleri bakışlarınla eziyorsun. Sahi emmolu sen ne yapıyorsun?

Dilindeki kırıklık, boğazının balgamı, sakalının kiri ve her taraından sakallanan kirinle, söyle be emmolu sen neye yarıyorsun?

Yan şimdi burada… Şimdi burada sen… Ve aynı sidik kabından içtiğin sütlerinin akbabaları… Yoksa neydi lan senin sürünün adları… Akrabaların… Tamam, akraaların… Şimdi senin akbabaların… Sırf sürüsünüz diye… Sırf bininizin yüreği ancak yeterken bir can almaya… Mahallede delikanlıcılık edeceksiniz ha? Sırf insanlar hayvan sürülerinden korkar diye, "Lütfen" diyene sövecek, "Özü dilerim?" diye soranı döveceksiniz "he" mi?

Önce şu sopayı bir ye kafana… Yook! Öyle değil, böyle yenir dayak!

Ruhumu sündüren yavşaklığına ve güçlüye sunduğun yaltaklığına istinaden emmolu… Bugün sadece on dakika döveceğim seni… Hani, biz kokuyoruz ya sizden… Hani nefes alamazdık ya sidikli terinizden… Aha al bu sopayı da geçme, bu sokaktan bir daha! Duydun mu LAN?"


 

Siyah takımı ve beyaz gömleği gelincik lekeli, kirli sakallı bir oğlan, ayağa kalmağa çalışırken küfretti. Nereden geldiğini anlayamadığı bir taşı sol yanağına yedi. Keninde niye korkulmadığını anlayamadan, it muamelesi göreceği bir başka mahalleye doğru yürüdü gitti. Ne kimse arkasından baktı, ne de ona küfretti… Ki asıl bu umursanmazlık içini ezdi. Artık altı üstü koskoca bir hiçti…


 


 


 


 

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sessizliğin Can Simidi







"Kalın kaşlarının altında, bütün gizlediğin kötülüklerin.

Kalın bıyıklarının üstünde, gizleyemediğin bütün kötülüklerin.

Sen varken başka birine yer yok burada, dikkat ediyor musun?

Çok mu konuştum? Tuhaf mı geliyor sana konuşmak? Bir tek senin istediğin olsun istiyorsun dünyada... Dünya senin çevrende döndün

dönsün, yalnız senin çevrende dönsün...

Bu dünyada acı çeken bir tek sen varsın...

Çektirip gitmeye ne dersin? Ya da izin ver en azından ben çektirip gideyim? Hayır... Yalnızca buradan gitmeyi kast etmiyorum... Sensiz yaşamanın en mutlak mutluluğuna ulaşmayı... Kara bıyıklarının riyakâr salyalarını hiç görmeyeceğim bir yere gitmekten bahsediyorum... Senin niyetin ya beni öldürmek... Daha doğrusu kemdin dışındaki her şeyi öldürmek... Ben çektirip gideyim bu dünyadan diyorum... Sen sana sinema bileti satacak bir enayi bulamadan kudur ve sonra ne yaparsan yap.

"

Kulaklarına telâşlı sesler takılıyor. "Yakalayın şu iti!" "Cankurtaran çağırıldı mı?" "Hayvan bunlar hayvan, yemin ederim hayvan!"

"Sesleriniz sessizliğime can simidi gibi... N'olur azıcık daha konuşun... N'olur..."



27 Kasım 2011 Pazar

Sen Bilirsin



Evet… Olabilir..
Ben sırada öne geçmedim… Geçtim mi? Öyleyse neden kızdın bana? Bozuk param yok diye mi? Aslında ondan da değil, değil mi?




Ben sana lütfen dedim mi? Dedim, değil mi? Sen “lütfen” ne demek biliyor musun? Sana yalvarıyorum gibi mi geldi? Öyle olmadığını biliyor musun? Bilmiyorsun, değil mi?
Söylesene senin ellerin güçlü, kara bıyıkların var, sesin de gür, bak etrafında akrabaların da var.
Bana bağırdığında neyi ispatladın kendine?





Demek ki bir daha girmemeliyim senin dükkânına… Bu mudur bütün istediğin? Ve yanındakilerin. Sıfatları düşman, bakışları kara, bıyıkları ve sakalları kara ve “sesleri gür”, gırtlağı balgamlı bu adamları… Adam saydığım için midir kabahatim?
Sen bilirsin…

26 Kasım 2011 Cumartesi

Mavi Günler Giyen Kız


Maviye dokunuyor fırçam…

Mavi bazen boğucudur, soğuktur ama…

İçine kattığım yeşille… Evet bir su berraklığına kavuşuyor. Ama beyazla değil… Beyaz maviyi seyreltmez, sadece grileştirir, donuklaştırır.

Sarı koyunca ayakları yerden kesiliyor… Belki yere daha fazla bağlanıyor.

Kırmızı koyduğumda, başka bir ağırlıkla bakıyor.

Bütün bunları düşünürken pencereden bakıyorum. Belki de bunları düşündüğüm için pencereden bakıyorum.

Pencereden bakınca ne buluyorum?

Mavi ceketli bir kız görüyorum… Her akşam evine yalnız dönen bir kız görüyorum. Bazen gülen, bazen mahzun bir kız görüyorum.

Ve üzerindeki mavi ceket her gün başka bir renkle konuşuyor benimle…

Ve her gün onu günün hangi saatinde resmetmem gerektiğini düşünüyorum.

Her gün için bir resim… Ve belki bir gün ona bir resmini hediye ediyorum.

İşte her sabah bu ümitle uyanıyor ve her gece bu ümitle uyuyakalıyorum.