Dokunmadan değmektir bizimkisi.
Böyle ve böyle ve böyle bakmaktır sesimiz
27 Kasım 2009 Cuma
16 Kasım 2009 Pazartesi
13 Kasım 2009 Cuma
Susmanın Başka Türlüsü
.jpg)
- Bambaşka olabilirdi, biliyor musun?
- Şimdi bunu düşünmenin bir faydası var mı sence?
- Bunun için düşünüyorum ya…
- Faydasız olduğu için mi?
- Hayır… Zarlar atıldığı için…
- Şimdi bunu düşünmenin bir faydası var mı sence?
- Bunun için düşünüyorum ya…
- Faydasız olduğu için mi?
- Hayır… Zarlar atıldığı için…
Uzun, gölgesiz ve ağaçsız ve tozlu yolların kenarından aktığı bir parkta oturmuşlardı. Gözleri sessizce kelimeler savuruyordu, önlerindeki havuza,çünkü… Galiba utanıyorlardı..
Ve gözlerine verdiler sözü:
“ Hiç bu kadar güzel görünmemiştim gözüme…”
“ Neden bana daha önce böyle bakmadın?”
“Neden durmanda konuşmak zorundaydık ki?”
“Neden şimdi içimde bir yer yanıyor?”
“ Bu kuşlar neden böyle serseri?”
“ Suyun yeşili içimi bulandırıyor…”
“ Hiç bu kadar güzel görünmemiştim gözüme…”
“ Neden bana daha önce böyle bakmadın?”
“Neden durmanda konuşmak zorundaydık ki?”
“Neden şimdi içimde bir yer yanıyor?”
“ Bu kuşlar neden böyle serseri?”
“ Suyun yeşili içimi bulandırıyor…”
İki ucunda iki gerilim… Tam da “mesafenin karesiyle ters orantılı” diyecekken insanı durduran bir sükûnetin pelüş battaniyesiyle örtüldüler… Sesleri suya düştü, sözlerini kaybettiklerini anlayamadılar. Birbirlerine baktılar, baktılar, baktılar…
Birbirlerine önce bıkkın ağaçlar gibi baktılar ve bıkkınlıklarını aşındırdılar. Ve bıkkınlıkları kör bıçkılar gibi tenlerine saplandı. Uzaktan görenler zaten anlayamazdı ama…
Belki ellerini neden buluştuğunu onlar bile anlayamadı…
Kan Kardeşim Mürekkep
.jpg)
Tırnaklarından yorgunluk sızıyordu.
Sırtı ve boynu sızlıyordu. Nefesi bir zehir gibi kokuyordu kendi burnuna ve güneş de batıyordu.
Kaşlarının üstünde uykulu bir ağırlık çöreklenmişti.
Tekrar tekrar esnedi. Sevimsizliğin alay burcunda oturduğunu düşünüyordu. Düşünceleri, harflerin ağırlığından bıkmış, kelimelerini seyreltiyordu. Kelâm ne müzmin bir ağırlıktı?
Çantasında bir defter duruyordu, her yanı karalamalarla dolu, her yerinde dağınık fikirlerin sonu…
Bir intihar sureti gibi görünüyordu belki el âleme karşı…
Yorgun tırnak diplerine sızmış mürekkep lekeleri ise aksini iddia ediyordu.
Çünkü o biliyordu, tabanlarını yaran yürüyüşlerin, ayakkabısını boyayan tozların ve… Hayatlarında hiçbir iz bırakmadan lekesiz ve alabildiğine eblehçe temiz yaşayan sürülerin en derin hayal kırıklıklarını…
İçi sızlıyordu ve yanındaki yasemin kokulu kızın merakını… Ürküntülü bungunluğunu, suskunluğunu, kelime yoksunluğunu…
Görmeden biliyordu ve işte… Gülümsüyordu…
Çünkü tırnakları mürekkeple yazılmış ve mürekkebe kanını katmış bu genç adam… Yazıyordu.
11 Kasım 2009 Çarşamba
Dış kapımda mandalım…
- Kapılar yüzüme kapanıyor gibi nedense?
- Bazen ben de öyle hissederim…
- Bu bir histen öte…
- Bilmiyorum.. İddialı bir söz seninkisi…
- Yani başka bir yerden baksam?
- Başka bir yeri kabul etmek lâzım ama… Yoksa içinde taşıdığın çoraklıkla, nereye gidersen git…
Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatınca bu sözün tenine değeceğini sandı… Durdu, göllenen çaylar gibi durdu.
- İyi ediyorsun durmakla.. İyidir durmak…
Gözlerini açmadı… Gözlerini açmayınca bu sözleri tutabilecekmiş sandı.
- Sen kendi kapılarını kapatma yeter ki…
Sözlerini açmadı… Sözlerini açmayınca diğer sözleri hazmedebilir sandı…
- Kendine acımanın acısıdır kapıları kapattıran… Kendi karanlığında kalmak için kapatırsın kapılarını ve sonra… Sonra göremezsin diğer kapıları… Kaçmak istiyorsan kaç ama kendi kapılarının kilitlerinden başkalarını suçlama…
- Kendime acımak mıdır yaptığımın adı?
- Kendine acımaktır…
- Öyleyse?
- Kendi gönlünü kabul edeceksin kendi sözlerinle, kendi süslerinle kendi paslarınla kendi kaslarınla…
- Öyleyse açabilir miyim gözlerimi artık?
- Sen onları asla kapamazsın, kapattığını sanırsın…
Gözlerini açtı.. Gözlerini açınca her şeyi görebilirmiş sandı
Sandı ve başardı
İçime kapanmışım
- O sırada pipo mu içiyordun?
- Evet efendim…
- Yani adamı görmedin?
- Göremedim efendim.
- Yani şimdi iki adım ötende adam ötekinin boğazına bıçak dayamışken sen onu pipo dumanından göremedin?
- Şahsen o tarafa bile baktığımdan şüpheliyim efendim.
- Sen benimle dalga mı geçiyorsun?
- Hayır efendim.
- Bana hiç öyle gelmedi…
- Öyle düşündürdüğüm için özür dilerim.
- Bak ciddi ol! Adalete engel olmaktan seni içeri atarım!
- Mutlaka efendim ama…
- Ama nedir?
- İsteseydim de o yöne baksam bir şey göremezdim
- Neden? Pipo dumanından dolayı mı?
- Hem ondan hem de…
- Hem de?
- Herhalde kayıtlara geçirilmemiş ama efendim… Benim evimdeki bütün pencereler örülüdür.
Belki Yakalayabilirdim…
Komiser adamdaki serinkanlılığa şaşıyordu.
Adamın yüzünde telâştan eser yoktu.
Oda loştu ve şekerli kan kokuyordu.
Ayaklarının dibinde bir adam yüzüstü serilmiş, yatıyordu.
- Adamı arkadan vurdun yani?!
- Aynen komiserim…
- İnkâr etmiyorsun yani?
- Hayır komiserim…
- Adamın silâhı vardı?
- Evet komiserim..
- Peki neden seni vurmadı?
- Silâhı tutukluk yaptı.
- Peki sen adama silâh doğrulttuğunda kımıldamamasını söyledin mi?
- Elbette komiserim…
Adamın yüzünden bir keskin sırıtış esti, geçti…
- Peki neden vurdun adamı?
- Kaçmaya başladı komiserim…
- Kafasından vurman şart mıydı?
- O tökezlediği için oldu komiserim…
- Peki be adam! Neden arkasından koşup yakalamadın da herifi vurdun?!
- Aslına bakarsanız belki yakalayabilirdim…
- Eeee? Ne demek “belki”?
- Evet.. Belki yakalardım…
Öne doğru eğilerek paçalarını sıvadı…
- Belki yakalardım… Eğer ayaklarım yerinde olsalardı…
Adamın yüzünden bir kere daha keskin bir sırıtış geçer gibi oldu…
Ölüm Senin Aynanda…
Adamın kat’iyen karanlık sakalları vardı.
Adam başı dik yürüyordu.
Nefretin hayranlıkla karıştığı o lağım kokulu insan denizinin arasında bir karton kahraman gibi yürüyordu. Ve sırrını kimsenin bilmediğini sanıyordu. Sırrını hâlâ kimse bilmiyordu ama…
Yüzünde beyaz kâğıtları karalayabilmenin memnuniyeti…
Ellerinde öldürebilmenin vahşeti titriyordu.
O kendi kimliğini dayatabilmenin, kendi vahşetini tanıtabilmenin gururuyla yürüyordu. Dişlerinde sarımsak kokusu, cevizli çay sarılığı, üstünde siyah poşetlerin artık kokusu vardı…
Başka kulaklara çakal hırıltıları gibi gelen sesler konuyordu omuzlarına…
Ve ölümün aynalı ufkundan bir yıldırım çakışıyla irkildi.
Kahpe faklarında bekleyip de masumların üzerlerine kustuğu lekeli ölümlerden başka… Apayrı, apansız ve aykırı bir namlu parıltısı, tertemiz namusların keskin hıncıyla doğruldu kalabalığın arasından suratına…
Ve tanrının adaleti gibi bir şey patladı yüzüne doğru ve sonra yüzünden geriye yalnızca kirli gülüşler kaldı…
Çakallar dağıldı…
Bazen Başkalarıyla…
- Bu avı ben yakaladım
- Bu umurumda bile değil…
- Ama o ava köyümdekilerin ihtiyacı var!
- Bu da umurumda değil…
- Yıllardır bu bölgede beraber yaşarız, ne zaman aç kaldınız?
- Bu da umurumda değil…
- Yani sen şimdi kendi elimle avladığım avımı, benim hakkımı elimden alacaksın? Hem de hiç vicdanın kararmadan? Sırf yirmi arkadaşınla etrafımı sardınız diye?
- Bu da umurumda değil…
- Peki sen nasıl bir yaratıksın?
- Ben bir çakalım…
Tutsan da durmam...
- Hiç ellerinin tutmaz olduğu oldu mu?
- Olmaz mı?
- Ya kalbinin tutamadığın kadar hızlı attığı?
-Olmaz mı?
- Ya hayata tutunamadığını hissettiğin?
- O hep böyle değil midir?
Akşam serin, gök yalnızdı. Sular susmuş, yıldızlar pusmuştu...
İki kişi büyük bir meydanda, bir havuzun kenarına oturmuş, konuşuyordu.
Oraya buraya yapraklar savruluyordu.
Bir müddet daha konuştular... Belki yürekleri hafifledi, belki hafiflemedi? Belki ümitlendiler belki...
Bilinmez ne ettiler ama...
Gittiler.
- Kapılar yüzüme kapanıyor gibi nedense?
- Bazen ben de öyle hissederim…
- Bu bir histen öte…
- Bilmiyorum.. İddialı bir söz seninkisi…
- Yani başka bir yerden baksam?
- Başka bir yeri kabul etmek lâzım ama… Yoksa içinde taşıdığın çoraklıkla, nereye gidersen git…
Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatınca bu sözün tenine değeceğini sandı… Durdu, göllenen çaylar gibi durdu.
- İyi ediyorsun durmakla.. İyidir durmak…
Gözlerini açmadı… Gözlerini açmayınca bu sözleri tutabilecekmiş sandı.
- Sen kendi kapılarını kapatma yeter ki…
Sözlerini açmadı… Sözlerini açmayınca diğer sözleri hazmedebilir sandı…
- Kendine acımanın acısıdır kapıları kapattıran… Kendi karanlığında kalmak için kapatırsın kapılarını ve sonra… Sonra göremezsin diğer kapıları… Kaçmak istiyorsan kaç ama kendi kapılarının kilitlerinden başkalarını suçlama…
- Kendime acımak mıdır yaptığımın adı?
- Kendine acımaktır…
- Öyleyse?
- Kendi gönlünü kabul edeceksin kendi sözlerinle, kendi süslerinle kendi paslarınla kendi kaslarınla…
- Öyleyse açabilir miyim gözlerimi artık?
- Sen onları asla kapamazsın, kapattığını sanırsın…
Gözlerini açtı.. Gözlerini açınca her şeyi görebilirmiş sandı
Sandı ve başardı
- Bazen ben de öyle hissederim…
- Bu bir histen öte…
- Bilmiyorum.. İddialı bir söz seninkisi…
- Yani başka bir yerden baksam?
- Başka bir yeri kabul etmek lâzım ama… Yoksa içinde taşıdığın çoraklıkla, nereye gidersen git…
Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatınca bu sözün tenine değeceğini sandı… Durdu, göllenen çaylar gibi durdu.
- İyi ediyorsun durmakla.. İyidir durmak…
Gözlerini açmadı… Gözlerini açmayınca bu sözleri tutabilecekmiş sandı.
- Sen kendi kapılarını kapatma yeter ki…
Sözlerini açmadı… Sözlerini açmayınca diğer sözleri hazmedebilir sandı…
- Kendine acımanın acısıdır kapıları kapattıran… Kendi karanlığında kalmak için kapatırsın kapılarını ve sonra… Sonra göremezsin diğer kapıları… Kaçmak istiyorsan kaç ama kendi kapılarının kilitlerinden başkalarını suçlama…
- Kendime acımak mıdır yaptığımın adı?
- Kendine acımaktır…
- Öyleyse?
- Kendi gönlünü kabul edeceksin kendi sözlerinle, kendi süslerinle kendi paslarınla kendi kaslarınla…
- Öyleyse açabilir miyim gözlerimi artık?
- Sen onları asla kapamazsın, kapattığını sanırsın…
Gözlerini açtı.. Gözlerini açınca her şeyi görebilirmiş sandı
Sandı ve başardı
İçime kapanmışım
- O sırada pipo mu içiyordun?
- Evet efendim…
- Yani adamı görmedin?
- Göremedim efendim.
- Yani şimdi iki adım ötende adam ötekinin boğazına bıçak dayamışken sen onu pipo dumanından göremedin?
- Şahsen o tarafa bile baktığımdan şüpheliyim efendim.
- Sen benimle dalga mı geçiyorsun?
- Hayır efendim.
- Bana hiç öyle gelmedi…
- Öyle düşündürdüğüm için özür dilerim.
- Bak ciddi ol! Adalete engel olmaktan seni içeri atarım!
- Mutlaka efendim ama…
- Ama nedir?
- İsteseydim de o yöne baksam bir şey göremezdim
- Neden? Pipo dumanından dolayı mı?
- Hem ondan hem de…
- Hem de?
- Herhalde kayıtlara geçirilmemiş ama efendim… Benim evimdeki bütün pencereler örülüdür.
Belki Yakalayabilirdim…
Komiser adamdaki serinkanlılığa şaşıyordu.
Adamın yüzünde telâştan eser yoktu.
Oda loştu ve şekerli kan kokuyordu.
Ayaklarının dibinde bir adam yüzüstü serilmiş, yatıyordu.
- Adamı arkadan vurdun yani?!
- Aynen komiserim…
- İnkâr etmiyorsun yani?
- Hayır komiserim…
- Adamın silâhı vardı?
- Evet komiserim..
- Peki neden seni vurmadı?
- Silâhı tutukluk yaptı.
- Peki sen adama silâh doğrulttuğunda kımıldamamasını söyledin mi?
- Elbette komiserim…
Adamın yüzünden bir keskin sırıtış esti, geçti…
- Peki neden vurdun adamı?
- Kaçmaya başladı komiserim…
- Kafasından vurman şart mıydı?
- O tökezlediği için oldu komiserim…
- Peki be adam! Neden arkasından koşup yakalamadın da herifi vurdun?!
- Aslına bakarsanız belki yakalayabilirdim…
- Eeee? Ne demek “belki”?
- Evet.. Belki yakalardım…
Öne doğru eğilerek paçalarını sıvadı…
- Belki yakalardım… Eğer ayaklarım yerinde olsalardı…
Adamın yüzünden bir kere daha keskin bir sırıtış geçer gibi oldu…
Ölüm Senin Aynanda…
Adamın kat’iyen karanlık sakalları vardı.
Adam başı dik yürüyordu.
Nefretin hayranlıkla karıştığı o lağım kokulu insan denizinin arasında bir karton kahraman gibi yürüyordu. Ve sırrını kimsenin bilmediğini sanıyordu. Sırrını hâlâ kimse bilmiyordu ama…
Yüzünde beyaz kâğıtları karalayabilmenin memnuniyeti…
Ellerinde öldürebilmenin vahşeti titriyordu.
O kendi kimliğini dayatabilmenin, kendi vahşetini tanıtabilmenin gururuyla yürüyordu. Dişlerinde sarımsak kokusu, cevizli çay sarılığı, üstünde siyah poşetlerin artık kokusu vardı…
Başka kulaklara çakal hırıltıları gibi gelen sesler konuyordu omuzlarına…
Ve ölümün aynalı ufkundan bir yıldırım çakışıyla irkildi.
Kahpe faklarında bekleyip de masumların üzerlerine kustuğu lekeli ölümlerden başka… Apayrı, apansız ve aykırı bir namlu parıltısı, tertemiz namusların keskin hıncıyla doğruldu kalabalığın arasından suratına…
Ve tanrının adaleti gibi bir şey patladı yüzüne doğru ve sonra yüzünden geriye yalnızca kirli gülüşler kaldı…
Çakallar dağıldı…
Bazen Başkalarıyla…
- Bu avı ben yakaladım
- Bu umurumda bile değil…
- Ama o ava köyümdekilerin ihtiyacı var!
- Bu da umurumda değil…
- Yıllardır bu bölgede beraber yaşarız, ne zaman aç kaldınız?
- Bu da umurumda değil…
- Yani sen şimdi kendi elimle avladığım avımı, benim hakkımı elimden alacaksın? Hem de hiç vicdanın kararmadan? Sırf yirmi arkadaşınla etrafımı sardınız diye?
- Bu da umurumda değil…
- Peki sen nasıl bir yaratıksın?
- Ben bir çakalım…
Tutsan da durmam...
- Hiç ellerinin tutmaz olduğu oldu mu?
- Olmaz mı?
- Ya kalbinin tutamadığın kadar hızlı attığı?
-Olmaz mı?
- Ya hayata tutunamadığını hissettiğin?
- O hep böyle değil midir?
Akşam serin, gök yalnızdı. Sular susmuş, yıldızlar pusmuştu...
İki kişi büyük bir meydanda, bir havuzun kenarına oturmuş, konuşuyordu.
Oraya buraya yapraklar savruluyordu.
Bir müddet daha konuştular... Belki yürekleri hafifledi, belki hafiflemedi? Belki ümitlendiler belki...
Bilinmez ne ettiler ama...
Gittiler.
- Kapılar yüzüme kapanıyor gibi nedense?
- Bazen ben de öyle hissederim…
- Bu bir histen öte…
- Bilmiyorum.. İddialı bir söz seninkisi…
- Yani başka bir yerden baksam?
- Başka bir yeri kabul etmek lâzım ama… Yoksa içinde taşıdığın çoraklıkla, nereye gidersen git…
Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatınca bu sözün tenine değeceğini sandı… Durdu, göllenen çaylar gibi durdu.
- İyi ediyorsun durmakla.. İyidir durmak…
Gözlerini açmadı… Gözlerini açmayınca bu sözleri tutabilecekmiş sandı.
- Sen kendi kapılarını kapatma yeter ki…
Sözlerini açmadı… Sözlerini açmayınca diğer sözleri hazmedebilir sandı…
- Kendine acımanın acısıdır kapıları kapattıran… Kendi karanlığında kalmak için kapatırsın kapılarını ve sonra… Sonra göremezsin diğer kapıları… Kaçmak istiyorsan kaç ama kendi kapılarının kilitlerinden başkalarını suçlama…
- Kendime acımak mıdır yaptığımın adı?
- Kendine acımaktır…
- Öyleyse?
- Kendi gönlünü kabul edeceksin kendi sözlerinle, kendi süslerinle kendi paslarınla kendi kaslarınla…
- Öyleyse açabilir miyim gözlerimi artık?
- Sen onları asla kapamazsın, kapattığını sanırsın…
Gözlerini açtı.. Gözlerini açınca her şeyi görebilirmiş sandı
Sandı ve başardı
10 Kasım 2009 Salı
Tutsan da durmam...
.jpg)
- Hiç ellerinin tutmaz olduğu oldu mu?
- Olmaz mı?
- Ya kalbinin tutamadığın kadar hızlı attığı?
-Olmaz mı?
- Ya hayat tutunamadığını hissettiğin?
- O hep böyle değil midir?
Akşam serin, gök yalnızdı. Sular susmuş, yıldızlar pusmuştu...
İki kişi büyük bir meydanda, bir havuzun kenarına oturmuş, konuşuyordu.
Oraya buraya yapraklar savruluyordu.
Bir müddet daha konuştular... Belki yürekleri hafifledi, belki hafiflemedi? Belki ümitlendiler belki...
Bilinmez ne ettiler ama...
Gittiler.
- Olmaz mı?
- Ya kalbinin tutamadığın kadar hızlı attığı?
-Olmaz mı?
- Ya hayat tutunamadığını hissettiğin?
- O hep böyle değil midir?
Akşam serin, gök yalnızdı. Sular susmuş, yıldızlar pusmuştu...
İki kişi büyük bir meydanda, bir havuzun kenarına oturmuş, konuşuyordu.
Oraya buraya yapraklar savruluyordu.
Bir müddet daha konuştular... Belki yürekleri hafifledi, belki hafiflemedi? Belki ümitlendiler belki...
Bilinmez ne ettiler ama...
Gittiler.
6 Kasım 2009 Cuma
Bazen Başkalarıyla…
- Bu avı ben yakaladım
- Bu umurumda bile değil…
- Ama o ava köyümdekilerin ihtiyacı var!
- Bu da umurumda değil…
- Yıllardır bu bölgede beraber yaşarız, ne zaman aç kaldınız?
- Bu da umurumda değil…
- Yani sen şimdi kendi elimle avladığım avımı, benim hakkımı elimden alacaksın? Hem de hiç vicdanın kararmadan? Sırf yirmi arkadaşınla etrafımı sardınız diye?
- Bu da umurumda değil…
- Peki sen nasıl bir yaratıksın?
- Ben bir çakalım…
- Bu umurumda bile değil…
- Ama o ava köyümdekilerin ihtiyacı var!
- Bu da umurumda değil…
- Yıllardır bu bölgede beraber yaşarız, ne zaman aç kaldınız?
- Bu da umurumda değil…
- Yani sen şimdi kendi elimle avladığım avımı, benim hakkımı elimden alacaksın? Hem de hiç vicdanın kararmadan? Sırf yirmi arkadaşınla etrafımı sardınız diye?
- Bu da umurumda değil…
- Peki sen nasıl bir yaratıksın?
- Ben bir çakalım…
Ölüm Senin Aynanda…
Adamın kat’iyen karanlık sakalları vardı.
Adam başı dik yürüyordu.
Nefretin hayranlıkla karıştığı o lağım kokulu insan denizinin arasında bir karton kahraman gibi yürüyordu. Ve sırrını kimsenin bilmediğini sanıyordu. Sırrını hâlâ kimse bilmiyordu ama…
Yüzünde beyaz kâğıtları karalayabilmenin memnuniyeti…
Ellerinde öldürebilmenin vahşeti titriyordu.
O kendi kimliğini dayatabilmenin, kendi vahşetini tanıtabilmenin gururuyla yürüyordu. Dişlerinde sarımsak kokusu, cevizli çay sarılığı, üstünde siyah poşetlerin artık kokusu vardı…
Başka kulaklara çakal hırıltıları gibi gelen sesler konuyordu omuzlarına…
Ve ölümün aynalı ufkundan bir yıldırım çakışıyla irkildi.
Kahpe faklarında bekleyip de masumların üzerlerine kustuğu lekeli ölümlerden başka… Apayrı, apansız ve aykırı bir namlu parıltısı, tertemiz namusların keskin hıncıyla doğruldu kalabalığın arasından suratına…
Ve tanrının adaleti gibi bir şey patladı yüzüne doğru ve sonra yüzünden geriye yalnızca kirli gülüşler kaldı…
Çakallar dağıldı…
Adam başı dik yürüyordu.
Nefretin hayranlıkla karıştığı o lağım kokulu insan denizinin arasında bir karton kahraman gibi yürüyordu. Ve sırrını kimsenin bilmediğini sanıyordu. Sırrını hâlâ kimse bilmiyordu ama…
Yüzünde beyaz kâğıtları karalayabilmenin memnuniyeti…
Ellerinde öldürebilmenin vahşeti titriyordu.
O kendi kimliğini dayatabilmenin, kendi vahşetini tanıtabilmenin gururuyla yürüyordu. Dişlerinde sarımsak kokusu, cevizli çay sarılığı, üstünde siyah poşetlerin artık kokusu vardı…
Başka kulaklara çakal hırıltıları gibi gelen sesler konuyordu omuzlarına…
Ve ölümün aynalı ufkundan bir yıldırım çakışıyla irkildi.
Kahpe faklarında bekleyip de masumların üzerlerine kustuğu lekeli ölümlerden başka… Apayrı, apansız ve aykırı bir namlu parıltısı, tertemiz namusların keskin hıncıyla doğruldu kalabalığın arasından suratına…
Ve tanrının adaleti gibi bir şey patladı yüzüne doğru ve sonra yüzünden geriye yalnızca kirli gülüşler kaldı…
Çakallar dağıldı…
Belki Yakalayabilirdim…
Komiser adamdaki serinkanlılığa şaşıyordu.
Adamın yüzünde telâştan eser yoktu.
Oda loştu ve şekerli kan kokuyordu.
Ayaklarının dibinde bir adam yüzüstü serilmiş, yatıyordu.
- Adamı arkadan vurdun yani?!
- Aynen komiserim…
- İnkâr etmiyorsun yani?
- Hayır komiserim…
- Adamın silâhı vardı?
- Evet komiserim..
- Peki neden seni vurmadı?
- Silâhı tutukluk yaptı.
- Peki sen adama silâh doğrulttuğunda kımıldamamasını söyledin mi?
- Elbette komiserim…
Adamın yüzünden bir keskin sırıtış esti, geçti…
- Peki neden vurdun adamı?
- Kaçmaya başladı komiserim…
- Kafasından vurman şart mıydı?
- O tökezlediği için oldu komiserim…
- Peki be adam! Neden arkasından koşup yakalamadın da herifi vurdun?!
- Aslına bakarsanız belki yakalayabilirdim…
- Eeee? Ne demek “belki”?
- Evet... Belki yakalardım…
Öne doğru eğilerek paçalarını sıvadı…
- Belki yakalardım… Eğer ayaklarım yerinde olsalardı…
Adamın yüzünden bir kere daha keskin bir sırıtış geçer gibi oldu…
Adamın yüzünde telâştan eser yoktu.
Oda loştu ve şekerli kan kokuyordu.
Ayaklarının dibinde bir adam yüzüstü serilmiş, yatıyordu.
- Adamı arkadan vurdun yani?!
- Aynen komiserim…
- İnkâr etmiyorsun yani?
- Hayır komiserim…
- Adamın silâhı vardı?
- Evet komiserim..
- Peki neden seni vurmadı?
- Silâhı tutukluk yaptı.
- Peki sen adama silâh doğrulttuğunda kımıldamamasını söyledin mi?
- Elbette komiserim…
Adamın yüzünden bir keskin sırıtış esti, geçti…
- Peki neden vurdun adamı?
- Kaçmaya başladı komiserim…
- Kafasından vurman şart mıydı?
- O tökezlediği için oldu komiserim…
- Peki be adam! Neden arkasından koşup yakalamadın da herifi vurdun?!
- Aslına bakarsanız belki yakalayabilirdim…
- Eeee? Ne demek “belki”?
- Evet... Belki yakalardım…
Öne doğru eğilerek paçalarını sıvadı…
- Belki yakalardım… Eğer ayaklarım yerinde olsalardı…
Adamın yüzünden bir kere daha keskin bir sırıtış geçer gibi oldu…
5 Kasım 2009 Perşembe
İçime Kapanmışım
- O sırada pipo mu içiyordun?
- Evet efendim…
- Yani adamı görmedin?
- Göremedim efendim.
- Yani şimdi iki adım ötende adam ötekinin boğazına bıçak dayamışken sen onu pipo dumanından göremedin?
- Şahsen o tarafa bile baktığımdan şüpheliyim efendim.
- Sen benimle dalga mı geçiyorsun?
- Hayır efendim.
- Bana hiç öyle gelmedi…
- Öyle düşündürdüğüm için özür dilerim.
- Bak ciddi ol! Adalete engel olmaktan seni içeri atarım!
- Mutlaka efendim ama…
- Ama nedir?
- İsteseydim de o yöne baksam bir şey göremezdim
- Neden? Pipo dumanından dolayı mı?
- Hem ondan hem de…
- Hem de?
- Herhalde kayıtlara geçirilmemiş ama efendim… Benim evimdeki bütün pencereler örülüdür.
- Evet efendim…
- Yani adamı görmedin?
- Göremedim efendim.
- Yani şimdi iki adım ötende adam ötekinin boğazına bıçak dayamışken sen onu pipo dumanından göremedin?
- Şahsen o tarafa bile baktığımdan şüpheliyim efendim.
- Sen benimle dalga mı geçiyorsun?
- Hayır efendim.
- Bana hiç öyle gelmedi…
- Öyle düşündürdüğüm için özür dilerim.
- Bak ciddi ol! Adalete engel olmaktan seni içeri atarım!
- Mutlaka efendim ama…
- Ama nedir?
- İsteseydim de o yöne baksam bir şey göremezdim
- Neden? Pipo dumanından dolayı mı?
- Hem ondan hem de…
- Hem de?
- Herhalde kayıtlara geçirilmemiş ama efendim… Benim evimdeki bütün pencereler örülüdür.
4 Kasım 2009 Çarşamba
Ben Galiba...
- Sana elli defa dedim, o borcu yatır diye!
"Bliyorum hayatım da paramız yoktu.."
- Bir kere bile dinlemezsin ki beni!
" Haklısın tatlım... Şu anda da dinleyesim yok... Midem delinecek gibi..."
- Bu sorumsuzlukların, bitirecek bizi bir gün!
"Allah korusun... Şu anda midem düğümleniyor ve kolum da uyuşuyor. Dilim dana dili gibi şişmiş vaziyette.. Düşüncelerim bile kafamın içinde şişiyor gibi..."
- Şişip kalıyorsun artık! Bütün yaptığın öylece beklemek.
" Tatlım it gibi korkuyorum..."
- Sorumlu ol biraz!
" Tatlım midemde kocaman bir balon var ve göğsümü sıkıştırıyor..."
- Ne o şimdi de öfkeni mi bastırıyorsun? Ondan mı öyle morardın? Hem niye susuyorsun iki saattir?
" Hayır tatlım sadece.. Galiba.. Nefes alamıyorum.. Başım..."
- Tatlım ne oldu sana?
" Galiba tatlım, ölü..."
Zor Uyku
"Öleceksin kızım bu gidişle!" diyorlar
Kızın gözleri kayıyor. Yitik bir sarhoşluğun peşinden koşuyor...
Kolunda hep aynı batmayı hissetmesi garibine gidiyor...
"Tümden acısız bir dünya yok mu?" diye merak ediyor.
Herkes acıyarak ve tiksinerek:
"Öleceksin kızım bu gidişle!" diyor...
Gözleri ağırlaşıyor ve ...
Aklından son bir cümle geçiyor...
"Uyumak neden bu kadar zor?"
Kızın gözleri kayıyor. Yitik bir sarhoşluğun peşinden koşuyor...
Kolunda hep aynı batmayı hissetmesi garibine gidiyor...
"Tümden acısız bir dünya yok mu?" diye merak ediyor.
Herkes acıyarak ve tiksinerek:
"Öleceksin kızım bu gidişle!" diyor...
Gözleri ağırlaşıyor ve ...
Aklından son bir cümle geçiyor...
"Uyumak neden bu kadar zor?"
York Düşesi'nin Evinde Bir Ölüm...
York Düşesi kapıdan giriyor.
York Düşesi yere bakmıyor. Varsa yoksa elbisesinin pilesi.
Belki de terizisi asılmış bu sabah, krala ihanetten?
Belki ahırdaki en sevgili atı ölmüş?
Belki elbisesi yetişmeyecek hafta sonu saraydaki davete?
York Düşesi gözlerindeki nemden ibaret sanıyor dünyanın yegâne ıslaklığını...
Neden sonra gözlerini bu ölümlü dünyaya indirdiğinde...
Yerde bir insan görüyor. Karnında bir meç saplı.
Yerde yatan adam meçin sapından tutmuş sıkıca.
York düşesi önce unutuyor çığlık atmayı.
Yanına gidiyor adamın.
Çığlıkları sonra dolduruyor bütün odayı...
Ve yakıcı bir merak saplanıyor aklına...
Bu kılıç bu adamın karnına nasıl girmiştir?
Ölüm bu odaya nasıl girmiştir?
Adam karnına giren kılıcı çıkarmaya mı yoksa kendi halinde bir kılıcı bedenine sokmaya mı gayret etmiştir?
Karşımdaki Yabancı
Bir yabancıyı seyrediyorum…
Yabancının gözleri gitgide bulanıklaşıyor…
Yoksa ben mi onu daha zor görüyorum?
Ölülerim gözleri gri olur derler…
Bütün renklerinden soyunup dünyanın…
Belki de intiharın rengine bürünerek…
Karşımdaki bir ayna mı.. Aynadaki ben miyim?
Gözler gri, renkler gri ve bir tek… Karşımdaki yabancının şakağında bir kırmızı leke ki… O da hızla soluyor…
Yabancının gözleri gitgide bulanıklaşıyor…
Yoksa ben mi onu daha zor görüyorum?
Ölülerim gözleri gri olur derler…
Bütün renklerinden soyunup dünyanın…
Belki de intiharın rengine bürünerek…
Karşımdaki bir ayna mı.. Aynadaki ben miyim?
Gözler gri, renkler gri ve bir tek… Karşımdaki yabancının şakağında bir kırmızı leke ki… O da hızla soluyor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)