….
Yüzünü örttüğünde o çaputla dünyanın hâkimi gibi oluyordu işte! Yüze örtülen bir çaputla düşmanı çaresiz bırakıyordu… Yüzlerine örttükleri çaputlarla hepsi aynı bütünün aynı parçaları oluyorlardı. O bütün öyle büyüyordu ki kimse ona karşı koyamıyordu. Herkes o bütünden korkuyordu.
O bütünün içinden fırlayan taşlarla hâkim oluyorlardı mahallenin korkularına. Kendileri küçük, taşları büyük, yaydıkları korku ise hepsinden büyüktü. O korkuyla daha da büyüyorlardı. Ceplerine sıkıştırılan paralarla seviniyorlardı. Sabah gidip muhallebi yedikleri dükkândan bütün öçlerini alıyorlardı, öğleden sonra. Dükkândaki kırmızı beyaz bez parçasından, kartal kaşlı, güler yüzlü bir adamın resminden… Hepsinden! Herkesten! Onları küçük hissettiren herkesten! Çünkü ne olursa olsun küçük hissediyorlardı, kendilerini. Neden küçük hissettiklerini de bilmiyorlardı ama…
Aslında belki de biliyorlardı… Çevrelerini kuşatan, aşamadıkları bir dilin dev dalgalarının önünde durmak zordu. Hayallerinin kapılarını kırıp onları denizlerin enginliğine savuran, masmavi bir dilin serinliğine direnemiyorlardı. O dil ki yüzlerde tebessümlerle aydınlanıyordu her seferinde ve bir bayrak gibi dalgalanıyordu meydanlarda… Her yer onunla çalkalanıyordu…
Dilleri yetmiyordu o hayallerin ufkuna ve… Ve bu yüzden küçük bedenlerinin içinde kabuklanmış bir böcek gibi kızgın ve haşin kıpraşıyorlardı… Kırılan her zamla daha da küçülsün istiyorlardı o büyük mavi dil. Daha az söylensin, daha az işitilsin istiyorlardı. Arkadaşlarıyla o… Her seferinde kusarlarken öfkelerini o büyük dille… Her seferinde daha da küçülüyorlardı, öfkelerinde.
Şimdi… Taşları ulaşırken korkuların en göbeğine… Öfkelerinin en çıplak haliyle özgürce dolaşırlarken… Mavi giyimli polislere rahatça söverken sevmedikleri o mavi dille... Fethetmenin en yakıcı hazzıyla yayılıyorlardı bütün bir çarşıya. O, kendini karşı konulmaz bir işgal makinesi gibi görüyordu. Dünya sadece onun duygularından ibaretti. Böyle olduğunu bilemiyordu, çünkü dili gelişmemişti ama, biliyordu işte. Bir tek o vardı bu “âlemde”, itirazsız, tepkisiz, yok edici, yıkıcı, öldürücü. Kim cevap verebilirdi ki ona?
Bir an sonra ama… Nereden geldiğini anlamadığı bir taş süzüldü, ta yukarıdan. Tek bir taş! Tek bir karşılık! Boğazlarındaki en kahredici hırıltılarla saldırdılar, kirli nefesleri, çaputlarının arasından yüzlerine sekerken geri. Kirli hırıltılarla hayvanca tehdit ederken herkesi… Ve bir anda… Nereden geldiğini anlayamadıkları yüzlerce taş yağdı gökyüzünden. Korunmaya çalıştılar, olmadı. Çaputlarının altında yüzleri ezildi, yağan taşlardan. Hırıltıları boğazlarında boğuldu.
Bir gün, canı çok fena yandı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder