Evdeki sessizliğe bir anlam veremedi önce. Evdeki sessizlik yalnızca boşluktandı, kimsesizliktendi. Mutfak soğuktu, evin kendine özgü kokusu bile kaybolmuştu. Demek ki annesi evde yemek yapmıyordu.
Ne yapacağını bilemedi. Gitti Fransız balkonun önündeki berjere oturdu. Burası annesinin en sevdiği yerdi, evde. Buradan eski akasyalarını seyrederdi Ankara’nın. Burada torur, oğullarının mektuplarını okurdu, anneleri. Burada, elindeki çayla ayaklarını dinlendirirdi.
Şimdi orada otururken bunları hissetti. Ruhunda bir huzurun filizlendiğini… Gününün nasıl zaferle sona erdiğini…
….
Elindeki taşı kendi yaşındaki bir jandarmaya atıyor. Taşı fırlatırken içindeki bütün öfkesine buluyor… Öfkesi kendinden çıkıp jandarmanın kafasına çarpıyor. Jandarma genç, şaşkın… Kaşının üstünden yüzüne kan sızıyor. Arkadaşları onu kenara çekiyor. Düşman safı zayıflıyor.
Düşman bir tane azalıyor.
Kampüsü çevreleyen ağaçların gölgeleri koyuluyor, derinleşiyor. Böylece takip edilmeleri de zorlaşıyor. O, kampüsü seviyor. Kampüs onun savaş alanı. Kampüs, benimsediği bir başka halkla beraber, onun savaş alanı.
Akşam olunca… Ellerinde biralarıyla yıpranmış banklara oturup zaferi kutluyor, arkadaşlarıyla. Bir gün hepsini söküp atacaklar… Bir gün, üzerinde bayrak olmayan özgür bir ülkede kardeşçe yaşayacaklar. Zafer ne tatlı ve yorgunluk ne kutsaldı, böyle bir akşamda…
….
Gene de evdeki sessizlik ona huzur vermedi. Bu boşluk, öksüzlüğün iziydi, sanki. Annesinden bir iz bulamamak onu tedirgin etti.
Annesinin kokusunu bulabilmek için onun odasına seyretti. Odada ilk dikkatini çeken, dantelli komodinin üstünde, üçgen şeklinde bükülmüş bir şeydi. Yanında köşesi kıvrılmış bir kâğıt duruyordu.
Kâğıdın üstünde kurumuş damlaların izleri vardı ve gözüne üç kelime ilişti.
“Şemdinli”, “cennet”, “vatan”…
Gözleri hızla bir fotoğrafı aradı odada… Boş çerçeve, alnından vurulmuş bir jandarma gibi yorgunca uzanıyordu orada…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder