Sabahtan beri balkonlarda asılmış bayrakları gördükçe daha da kabarıyordu öfkesi… Öfkesi yüzüne mi vuruyordu acaba? Belki de bu yüzden yerdeki çantasını, daha da sıkıştırıyor, bacaklarıyla…Otobüste hiç kimse, yanına oturmadı. İçinde bir yer kırıldı. Buna bir anlam veremedi.
İnsanlar ona şöyle bir bakıp, başlarını çevirdiler. Şöyle bir bakınca insanlar… Severek mi baktılar anlayamadı…
Burada çok insan vardı, hem de çok… Hepsi ayrı ayrı insanlar… hepsi aynı aynı insanlar… Ama neden kendisiyle değil de birbirleriyle?
Hayat basitti aslında onun için. Vurup alırsın ve alır vurursun… Vuramazsan hiçsin, bu kadar basit. Onun için küçük yaşta kaşlarını çatarak, söverek ve dövüşerek gelirdin delikanlılığın çağına… Delikanlılık… Öyle diyordu ya ağabeyleri… Belinde tabancası, yanında adamlarıyla geldiğinde Beco… Eller önlerinde başlar aşağıda her küfrüne boyun eğen, delikanlılar… Üstlerinde bok yeşili çullarıyla gelip de bacılarını, kardeşlerini mal gibi önlerine katıp götürenlere boyun eğen delikanlılar…
Ama öyleydi işte…
Belki bunu anlıyordu, insanlar… Belki onun daha güçlü olduğunu bildiklerindendi bu.. Boyun eğiş?... Korku… Korkutabiliyorsan sayılırsın bu dünyada…
Aslında insanlarla ilgili hiçbir şeyi anlamıyordu… Onlara bakınca gördüğü, yalnızca boş bakışlardı, almayan, vermeyen, saymayan… Belki de… O bilemedi bunu ve asla bilemeyecekti ama.. Belki de sevmeyen?
O da sevmiyordu zaten hiçbirini… Onların yanında ama onlar olmadan yaşamak isterdi… Gene de… Sabahtan beri kitabını okuyan o kumral kız, meselâ… Saçını kulağının arkasına atıyor küçük eliyle… Yüzünde inanılmaz bir rahatlık ve mutluluk… Nereden geliyor bu mutluluk, o hiç bilmiyor, bilemiyor… Yanında ayakta duran iki liseli gencin gülerek konuşmasına bakıyor, öfkeleniyor… Kız gibi güldüklerini düşünüyor… Delikanlının gülmeyeceğine inanıyor.
Sabahtan beri balkonlarda açan bayraklara bakıyor, öfkesinin midesinde patlayacağını sanıyor…
Kaçamak bakışlar öyle sık geliyor ki üzerine… Hepsini teker teker dövebileceği bu zayıf insanların bakışlarındaki duygusuzluk, boşluk ölümün tırpanı gibi sıyırıyor yüzünü… Bakışlar hem acıtıyor yüzünü hem de boğuyor onu… Bir karşılıksızlık vakumunda boğuyor onu… Otobüsten dar atıyor kendini ve… Sonra… Aniden… Öfkesini kusmak için aradığında çantasını… Kapının suratına çarpışına engel olamadan ve giderken otobüs umursamazca… Göz ucuyla görüyor, bok yeşili çantadan yere saçılışlarını, ağızları çaputlu içleri benzinli o şişelerin…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder