Dükkânın tabelâsına bile bakmadan daldı içeri.
Beş, altı tane beyaz kâğıt ve mektupluk zarf alacaktı. Çantasının bir köşesinde daima dururdu bunlar.
Kime, ne zaman mektup yazacağı belli olmazdı. Ne zaman fikirlerinin tozu toplansa kafasında ellerine mürekkep bulaştırarak yazardı, birilerine.
Yaz günlerinde, ıslak çimenlerin serinliğinin yanında, şıkırdayan çay bardaklarını dinleyerek yazardı. Bazen kâğıdında çay bardağının tabanının izi kalırdı. Hoşuna giderdi bu.
Hoşuna giderdi…
Böyle zamanlarda dedesinden babasına, babasından da kendisine kalan yadigârı yanı başına kordu. Onu elinde tutmak hoşuna giderdi. Sarılığı içini ısıtırdı. Onu tuttuğunda satırları daha kararlı, daha güçlü olurdu. Onu tuğunda mektubunun, yırtık birkaç sayfaya yazılmış, silinecek kelimelerden ibaret olmadığını bilirdi.
Elini ısıtan o küçük sarı şey, harflerinin ebediyetin aklına yazıldığını hatırlatırdı kendisine.
Rengi bulanık bir televizyonda hararetle konuşanları dinleyecek hali yoktu. O sırada en çok sevdiği işlerden birini yapıyordu. Rengârenk ve çeşitli kalemlere bakmak… Ve elbette onlarla yazabileceği bloknotlara göz atmak… Ne zaman yeni bir kalem ve bloknot alsa kendini zengin hissederdi.
Televizyondan gelen sesleri önceleri duymuyordu ama… Sonra… Önceleri fark edilmeyen tik takların işitilmeye başlandığında yarattığı o çaresiz rahatsızlık battı kulaklarına.
Masada oturan takkeli adam ve yanındaki pembe yanaklı genç de merakla ve biraz da sevinçle dinliyordu konuşmacıyı… “ Kurtuluş Savaşı diye bir şey olmamıştır, şehitlikler temsilidir…”
Genç adam duyduklarına bir anlam veremedi önce. Konuşmacı durmuyor, tekerlenip artan bir öfkeyle, köpürerek konuşmaya devam ediyordu.
Masa başındaki takkeli adamla pembe yanaklı genç, onu kaçamak bakışlarla süzerek alçak sesle:
“ Nihayet söyledi biri!”
“Elhamdülillah! Artık kurtuluyoruz şu dinsizlerden…”
“Allah’ım bugünleri de gösterdi ya şükürler olsun. Şu genç gibi tiplerden zaten hep bu kuvvacı muvvacı takımı! Edep yok, haya yok, bunarlın hiçbirinde. İman desen zaten sıfır! İçiyordur da bu serseri ha?”
“Muhakkak… Allah’ın izniyle bunlardan da…”
Ne olduğunu anlayamadı ama suratında patlayan şeyle yere yıkıldı pembe yanaklı genç. Çarpan metal gibi bir şey, yüzünü kanatmıştı.
Hakkında konuştukları genç gözüne sokar gibi uzattı elindeki altın sarısı madalyayı.
“ Bu madalyanın sahibi, “Allah Allah diye” saldırdığı düşmandan altı kurşun yemiş, Gazi Hasan Yüzbaşıydı! Senin gibi solucanlar yaşasın diye… “ Masada oturan takkelinin yüzüne de tükürüp kapıyı çekip çıktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder